Neden ilişkiler çok zor

İlişkileri şema terapi ekseninde ele alan “İlişkiler” isimli kitap Psikonet Yayınları’ndan çıktı. Kiminin ilişkisine gıpta ile bakarız. Seviyor, seviliyor, şımartılıyor, hediyeler alıyor, romantik tatillere çıkıyor, tüm bunları nasıl başarıyor? İmrenerek merak ederiz. Kiminin ilişkisi bizi dehşete düşürür ve sinirlendirir. Sevgilisi onu bu kadar ... Tüm zor insanların inatçı, hırslı ve kaprisli oldukları görülüyor. Ancak unutmayın ki, insanları değil ama davranışlarını değiştirmek sizin elinizde… Pek çok kişi çevresindeki zor insanlardan şikayet eder. Evde, işte, okulda kısacası her ortamda bir zor insan bulunur. Oysa aslında “zor insan” diye bir şey yok. Zaten kızlar konusunda saldırgan değilsen böyle devam eder he her zaman böyle yalan söylerler elbet karşına çıkar falan sen uğraşmadığın sürece... - Aşk İlişkileri Sorusu Modern İlişkiler Neden Sana Göre Değil? 8 Mayıs 2020, 22:00. 25. ... Ancak gel gör ki modern ilişkiler çok fazla şüpheli ve gelgitli hareket içeriyor ve bu senin bayıldığın bir şey değil. Bizde bu durumdan pek memnun değiliz ama böyle maalesef. ... Senin için gelip geçici biriyle birlikte olmak zor bunu biliyoruz. Bu ... Sekizinci sınıf öğrencisi Alyssa, okulun kıyafet kurallarına aykırı olduğunu bilmesine rağmen, bir gün okula kafasında mor bir bandana ile geldi. Benim için çözüme kavuşturması kolay bir konu gibi gözükse de, o sabah başka bir öğretmen yanıma geldi ve Alyssa'ya bandanasını çıkarması gerektiğini söylememi istedi. Konuyla ilgili kendini rahat hissetmediğini, ama ... İlişkiler ve Ayrılık Bir erkeğin sevdiği Kadını bırakmasının arkasındaki 7 Büyük Neden, ilişkilerde ayrılma sebepleri, erkek neden terk eder, erkeklerin kadını bırakmasının sebebi, kadınlar ilişkide neyi yanlış yapıyor, şeker kadın, şekerkadın, sekerkadin, sekerkadin.com Aşk, ilişkiler, cinsellik, evlilik, boşanma, ayrılık, ilişkilerdeki sorunlar ve kimseyle konuşamadıklarınız, kimseye soramadıklarınız Pembe Nar ... :D ikiside çok düzgün çıkmıştı. bunları neden anlattım bilmiyorum anlatasım varmış :D demem o ki tanışmak zor değil tam anlamıyla güvenmeyin. ve düzgün olun. ikisiylede tanıştığıma pişman olmadım. reelde tanıştıklarım daha çok pişman etti. Bazı ilişkiler yıkıcıdır. Size farkında olsanız da olmasanız da zarar verir. Sürekli tartışmak, paylaşımların azalması, sabır seviyelerinin düşmesi, hatta bazen görmeye bile katlanamamak… Peki, neden hala ilişkinizi devam ettirmek istiyorsunuz? This website uses cookies to improve your experience while you navigate through the website. Out of these cookies, the cookies that are categorized as necessary are stored on your browser as they are essential for the working of basic functionalities of the website.

Sosyalizme Çağrı (Marksizm Hakkında) – Gustav Landauer – 11

2020.07.31 16:29 karanotlar Sosyalizme Çağrı (Marksizm Hakkında) – Gustav Landauer – 11

Sosyalizme Çağrı (Marksizm Hakkında) – Gustav Landauer – 11
https://preview.redd.it/bkq1v2rcd7e51.png?width=640&format=png&auto=webp&s=ae8b2d43ce820e78b0d7e427e4fa97d04b77f937

Marksizm 6

Dönemimizin tarihi açısından, Pierre Joseph Proudhon’un 1848 yılı Fransız Şubat Devrimi sonrasında kendi halkına adalet ve özgürlük toplumu kurmak için ne yapması gerektiğini anlattığı zaman hatırlanmaya değer bir andı. Proudhon, hala, bütün yönleriyle, zamanının tüm devrimci yoldaşları gibi, 1789’da haricen patlak vermiş ve o zamanlar hissedildiği üzere karşı devrim ve müteakip hükümetler tarafından daha başından bastırılmış olan devrim geleneğinde yaşıyordu. Proudhon dedi ki: Devrim feodalizme son verdi. Feodalizmin yerini yeni bir şeyler almalıydı. Feodalizm, Devletin ekonomi alanındaki bir düzeniydi, bağlılıkları açıkça ifade edilmiş askeri bir sistemdi. Özgürlükler yüzyıllar boyu feodalizmin altını oymuştu; sivil özgürlükler giderek daha fazla zemin kazanmıştı. Fakat bunlar, eski düzeni ve güvenliği de, eski birlikleri ve cemiyetleri de tahrip etmişti. Birkaç insan yeni özgürlük ve hareketlilik sayesinde zengin olurken, kitleler zorluğa ve güvencesizliğe maruz kalmışlardı. Hem herkes için özgürlüğü koruyup, genişletip ve yaratıp hem de güvenliği, mülk ve yaşam koşullarının büyük eşitlenişini, yeni düzeni nasıl gerçekleştirebiliriz?
Proudhon, devrimin, militarizme yani hükümete son verip vermeyeceğini; görevinin politikayı toplumsal yaşamla, politik merkeziyetçiliği ekonomik çıkarların doğrudan birliğiyle, insanlara hükmeden değil işle ilgilenen bir ekonomik merkezle ikame etmek olup olmadığını devrimcilerin henüz bilmediğini söyler.
Görünürde sıkı olan bilimin adamı Marx, gelişmenin yasa koyucusu ve dikte edeni idi. Bununla ilgili beyanlarda bulundu. Ve kendisi gelişimi belirlediğine göre o kesin olmalıydı. Olaylar bitmiş, kapalı, ölü bir gerçeklik gibi hareket etmeliydi. Bu yüzden Marksizm bir doktrin ve adeta dogma şeklinde var olur.
Proudhon diyor ki, siz Fransızlar, küçük ve orta ölçekli çiftçilersiniz, küçük ve orta ölçekli esnafsınız; tarımda, sanayide, ulaşımda ve iletişimde faalsiniz. Şu ana kadar bir araya gelmek ve birbirinizden korunmak için krallara ve onların memurlarına ihtiyaç duydunuz. 1793’te devletin kralını lağvettiniz ancak ekonominin kralını, altını elde tuttunuz. Böylelikle ülkede bela, düzensizlik ve gelecek kaygısı bıraktığınız için kralların ve memurlarının ve orduların geri dönmesine izin vermek zorunda kaldınız. Otoriter aracıları defedin. Parazitleri ortadan kaldırın. Çıkarlarınızın dolaysız birliğinden emin olun. O zaman feodalizm ve devletin varisi olan bir topluma sahip olacaksınız.
Altın nedir? Sermaye nedir? Bu, bir ayakkabı, masa ya da ev gibi bir şey değildir. Bir şey değildir, gerçek bir şey değildir. Altın, ilişki için bir işarettir. Sermaye insanlar arasında ilişki olarak ileri geri giden bir şeydir. İnsanlar arasında bir şeydir. Sermaye itibardır; itibar, çıkarların karşılıklılığıdır. Şu anda devrim içindesiniz. Devrim – heves, güven ruhu, eşitlenme coşkusu, bütün için gayret arzusu – sizin başınıza geldi, sizin aranızda oluştu: kendiniz için doğrudan karşılıklılık yaratın. Hiçbir parazit, vampir-benzeri aracı olmadan kendi çalışmanızın üretimi ile birbirinize gittiğiniz bir kurum tesis edin. O zaman hiçbir vasi otoriteye ne de en yeni beceriksizlerin, Komünistlerin, bahsettiği siyasi hükümetin mutlak iktidarının ekonomik yaşama aktarılmasına ihtiyaç duymayacaksınız. Görev şudur: ekonomik ve kamusal yaşamda özgürlüğü öne sürmek ve yaratmak ve zorluğun, güvenliksizliğin, eşyanın sahipliği değil de insan ve köle-sahipliğinin hâkimiyeti olan mülkiyetin ve tefecilik olan faizin lağvedilmesi için eşitlenmeden emin olmak. Bir takas bankası yaratın!
Takas bankası nedir? Özgürlük ve eşitlik için dışsal bir biçimden, objektif bir kurumdan başka bir şey değildir. Kim faydalı bir işle uğraşıyorsa – çiftçi, esnaf, işçiler birliği – hepsi, basitçe, çalışmaya devam etmelidir. İşin örgütlenmeye, diğer bir deyişle otoriteler tarafından emredilmesine ya da millileştirilmesine ihtiyacı yoktur. Halkın ihtiyaç duyduğu her şeyin üretimi sırasında marangoz mobilya yapar; ayakkabıcı çizme yapar; fırıncı ekmek pişirir vs. Marangozsun, ekmeğin mi yok? Elbette ki fırıncıya gidip fırıncının ihtiyacı olmayan sandalye ve dolabı teklif edemezsin. Takas banka git ve siparişlerini ve ürünlerini evrensel geçerli çeke dönüştür. Proleterler, ücret için çalışmak üzere müteşebbise bundan böyle gitmek istemiyor musunuz? Bağımsız olmak mı istiyorsunuz? Fakat ne atölyeniz, ne aletleriniz ne de yiyeceğiniz mi var? Bekleyemiyorsunuz ve kendinizi hemen mi kiralamanız gerekiyor? Lakin müşterileriniz mi yok? Diğer proleterler, siz proleterler, hepiniz, sömürücü simsarların aracılığı olmadan ürünlerinizi birbirinizden satın almak istemez misiniz? Sonra kendi alım-satımlarınızdan emin olun, siz ahmaklar! Müşteri muteberdir. Müşteri bugün adlandırıldığı üzere paradır. Sıralama her zaman yoksulluk-kölelik-iş-ürün şeklinde olmak zorunda değil midir? Karşılıklılık, eşyanın yönünü değiştirir. Karşılıklılık doğanın düzenini yeniden sağlar. Karşılıklılık paranın kurallarını kaldırır. Karşılıklılık birincildir: çalışmak ve ihtiyaçlarını karşılamak isteyen tüm insanlara imkân veren, insanlar arasındaki ruhtur.
Proudhon, hiç suçlu aramayın, herkes suçludur, diyor. Bazıları köleleştirir ve diğerleri en temel ihtiyaçları alıp götürür ya da en az ihtiyacı geride bırakır yahut acenta ve denetmenler olarak köleleştiren efendilere hizmet eder. İntikam ruhu, öfke ya da yıkıcılıktan meydana gelmeyecektir, yeni toplum. Yıkım, yapıcı bir ruh ile gerçekleştirilmelidir. Devrim ve muhafaza etme birbirini dışlamaz.
Eski Romalıları taklit etmekten vazgeçin. Jakobit[1] diktatörlük rolünü geçmişte oynadı fakat tribünlerin büyük tiyatroları ile güzel davranışlar sizin toplumunuzu yaratmaz. Gerçek hayatta yürütülmelidir. Faydalı nesneleri yeterli miktarda yaparsınız; faydalı şeyleri adil dağılım ile tüketmek istersiniz; o halde doğru bir biçimde takas etmelisiniz.
Çalışma ile yaratılmamış şeyin, der Proudhon, değeri yoktur; işçiler kapitalistlerin üstünlüğünü yaratmıştır ve siz yarattığınız değerleri saklayıp kullanamazsınız çünkü siz yalıtılan ve mal sahiplerinin servetini artıran ve böylelikle onlara köleler ve mülk üzerinde iktidar sağlayan mülksüz insanlarsınız. Fakat bu durumda o, sadece imtiyazlının elindeki birikmiş malın mevcut stoklarına bakmanın ve de bunları sadece siyaset ya da şiddet yoluyla onlardan almayı düşünmenin ne kadar çocukça olduğunu söyleyebilir. İşçiler tarafından yaratılan değer her zaman değişir, her zaman dolaşımdadır. Bugün değer, kapitalistten tüketici olarak işçi aracılığıyla kapitaliste geri döner; değer, kapitalistten tüketici işçilere gitsin fakat onlardan tekrar kapitalistlere değil, aynı işçilerin, üreten işçilerin ellerine dönsün diye kendinizin karşılıklı davranış biçimini dönüştürerek yeni kurumlar tesis edin.
Proudhon tüm bunları, benzersiz bir güçle, ciddiyet ve coşkunluğun, tutkunun ve objektifliğin büyük bileşimi ile kendi halkına söylemişti. Proudhon, devrim, çözülme, geçiş ve kapsayıcı ve temel önlemler olasılığı anında yeni toplumu yaratacak, hükümetin son yasası olacak ve hükümeti söylendiği gibi geçici hükümet yapacak bireysel adımları ve kararları önermişti.
Ses oradaydı fakat dinleyiciler yoktu. Doğru zaman oradaydı fakat geçip gitti ve şimdiyse sonsuza dek yok oldu.
Proudhon biz sosyalistlerin yeniden keşfettiği şeyi; sosyalizmin her zaman mümkün ve her zaman imkânsız olduğunu biliyordu. Sosyalizm, doğru insanlar onu istediğinde diğer bir deyişle onu eyleme koyduğunda mümkündür ve insanlar onu istemediğinde ya da sözüm ona onu isteyip ona göre harekete geçemediğinde imkânsızdır. O yüzden bu adamın sesi duyulmadı. İnsanlar onun yerine incelediğimiz ve reddettiğimiz yanlış bilimi sunan, sosyalizmin kapitalist büyük sanayinin doruk noktası olduğu ve çok az kapitalistin şimdiden neredeyse sosyalist olmuş kurumların özel mülkiyetine sahip olduğunda geldiğini, böylelikle birleşmiş proleter kitlelerin özel mülkiyeti toplumsal mülkiyete geçirmesinin kolay olacağını öğreten bir başka sesi duydu.
Sentez adamı Pierre Joseph Proudhon yerine, analiz adamı Karl Marx duyulmuş ve dolayısıyla çözülme, çürüme ve çöküşün devam etmesine izin verilmişti.
Analiz adamı Marx, kendi kelime haznesinde hapsedilen sabit, katı kavramlarla çalıştı. Bu kavramlarla Marx, gelişim yasasını açıklamak ve adeta zorla kabul ettirmek istedi.
Sentez adamı Proudhon kapalı kavramsal kelimelerin yalnızca daimi devinim için sembol teşkil ettiklerini bize öğretti. Kavramları akan devamlılık içerisinde eritti.
Özellikle detaylara hevesli olan ve Marksizm eleştirileri sıklıkla bizim eleştirilerimizle örtüşen sözde revizyonistler – bu eleştirileri büyük ölçüde anarşistlerden, Eugen Dühring ve diğer bağımsız sosyalistlerden almış olmaları da şaşırtıcı değildir – asıl taktikleri olarak adlandırılabilecek bir şeylere tedricen âşık oldular. Bu şekilde Marksizm ile birlikte sosyalizmi de, neredeyse son izine kadar reddettiler. Şu anda kapitalist toplumda işçi sınıfını parlamento ve ekonomik araçlar üzerinden teşvik edecek bir parti kurma sürecindeler.
Görünürde sıkı olan bilimin adamı Marx, gelişmenin yasa koyucusu ve dikte edeni idi. Bununla ilgili beyanlarda bulundu. Ve kendisi gelişimi belirlediğine göre o kesin olmalıydı. Olaylar bitmiş, kapalı, ölü bir gerçeklik gibi hareket etmeliydi. Bu yüzden Marksizm bir doktrin ve adeta dogma şeklinde var olur.
Proudhon, şey-kelimeleriyle ilgili hiçbir sorunu çözmeyi istememiş; hareketleri belirleyen kapalı şeyler ve ilişkiler, apaçık bir varlık, oluş, kaba görünürlük, görünmez değişim yerine ve son olarak – en olgun yazılarında – toplumsal ekonomiyi psikolojiye dönüştürmüştür. Öte yandan psikolojiyi de kaba bireysel psikolojiden – ki bireyden yalıtılmış bir şey çıkarır – insanı bir dizi sonsuz, bölünmez ve ifade edilemez oluş şeklinde tasavvur eden toplumsal psikolojiye dönüştürmüştür. Bu bakımdan Proudhonizm diye bir şey yoktur, sadece Proudhon vardır. O halde Proudhon’un belli bir an için hakikatle ilgili söyledikleri, şeylerin on yıllardır devam etmesine izin verildiği günümüzde, artık uygulanamaz. Geçerli olan yalnızca Proudhon’un düşüncelerinde baki olandır; kendisine ya da geçmiş herhangi bir tarihsel ana körü körüne dönmek için hiçbir girişimde bulunulmamalıdır.
Marksistlerin Proudhon hakkında söyledikleri, yani onun sosyalizminin küçük burjuva ve küçük çiftçi sosyalizmi olduğu, bizim de tekrar etmemize izin verin, tamamen doğrudur ve onun en yüksek unvanıdır. Onun sosyalizmi, diğer bir ifadeyle, 1848 ila 1851 arası sosyalizmi, Fransız halkının 1848 ila 1851 arası sosyalizmidir. O anda mümkün ve gerekli olan sosyalizm idi. Proudhon, bir Ütopyacı ya da bir peygamber değildi; bir Fourer de değildi, Marx da. Eylem ve kavrama adamı idi.
Burada açıkça 1848-1851 yıllarının adamı olan Proudhon’dan bahsediyoruz. Bu adam şöyle söylemişti ve yaşadığı çağ onun böyle söylemesi için teşekkül etmişti: “Siz devrimciler, eğer bunu yaparsanız, büyük dönüşümü başaracaksınız.”
1848 yılının adamından olduğu kadar öğrenecek şeyimiz olan sonraki yılların adamı, devrimden sonra söylediği devrimci konuşmaları, beyhude melodramatik ya da pornografik bir öz-taklit ile tekrar etmeyi istemedi. Her şeyin kendi zamanı vardı ve devrim sonrasındaki her an, geçmişin büyük anında yaşamları durmamış herkes için devrim öncesi zamandı. Proudhon, aldığı pek çok yaradan kaynaklı kanamaya rağmen yaşamaya devam etti. O zaman şunu sordu kendisine: “Ben, eğer yaparsanız dedim; fakat neden yapmadılar?” Cevabını buldu ve sonraki çalışmalarında bu cevabı yazdı. Bu cevabın bizim dilimizdeki karşılığı şudur: “Çünkü ruh yoktu.”
Ruh, o zaman da yoktu ve 60 yıldır da yok ve hiç olmadığı kadar derine batıp kayboldu. Şu ana kadar gösterdiğimiz her şey bir cümle ile özetlenebilir: Tarihte öngörülen sözüm ona doğru anı beklemek bu hedefi daha da uzak bir tarihe ertelemiş ve bulanık bir karanlığa itmiştir; ilerlemeye ve gelişmeye duyulan güven gerilemenin adı idi ve bu “gelişme” dış ve iç koşulları yozlaşmaya daha da çok adapte etti ve büyük değişimi hiç olmadığı kadar uzak kıldı. Marksistler, insanlar kendilerine inandığı sürece “Henüz zamanı değil!” derken haklı olacaklar ve asla daha az değil, her zaman daha fazla haklı olacaklar. Bir deyişin, bu deyiş söylendiği ve çabucak duyulduğu için doğru olduğunu söylemek yaşamış ve meydana gelmiş en korkutucu çılgınlık değil midir? Ve herkesin oluşu, sanki nihai, tamamlanmış bir oluşmuş gibi ifade etme girişiminin, insanların zihinlerinde bunun güç kazanması halinde biçim ve yaratıcılığın güçlerini eninde sonunda zayıflatmak zorunda olduğunun farkına varması gerekmez mi?
Marksizme yılmadan saldırmamızın sebebi budur. Bu yüzden işin peşini bırakamayız ve ondan tüm kalbimizle nefret etmeliyiz. Marksizm bir tarif ve bilim değildir. Öyleymiş gibi davranmaktadır; fakat acizliğe yadsıyıcı, yıkıcı ve sakatlayıcı bir çağrı, irade eksikliği, teslimiyet ve kayıtsızlıktır. Sosyal Demokrasi’nin detaylar üzerinde arı-gibi çalışması – laf arasında söyleyelim Sosyal Demokrasi, Marksizm değildir – bu yetersizlik onun yalnızca öteki yüzüdür ve yalnızca sosyalizmin orada olmadığını ifade eder zira sosyalizm küçük ve büyük meselelerde bütünü hedefler. Bu tür bir detaylı olmayan çalışma sadece kasırgadaki bir kuru yaprak gibi mevcut anlamsızlığın döngüsünde, sadece pratiğe geçirilen, sürüklenişi reddedilecektir.
Marksistlerin düşündüğü gibi sosyalizmin gelmek zorunda olmadığını söyledik. Şimdi şunu söylüyoruz: çeşitli halklar tereddüt etmeye devam ederse, kendileri açısından sosyalizmin bundan böyle hiç de mümkün olmadığı zaman gelebilir.
Özellikle detaylara hevesli olan ve Marksizm eleştirileri sıklıkla bizim eleştirilerimizle örtüşen sözde revizyonistler – bu eleştirileri büyük ölçüde anarşistlerden, Eugen Dühring ve diğer bağımsız sosyalistlerden almış olmaları da şaşırtıcı değildir – asıl taktikleri olarak adlandırılabilecek bir şeylere tedricen âşık oldular. Bu şekilde Marksizm ile birlikte sosyalizmi de, neredeyse son izine kadar reddettiler. Şu anda kapitalist toplumda işçi sınıfını parlamento ve ekonomik araçlar üzerinden teşvik edecek bir parti kurma sürecindeler. Marksistler, Hegel tarzında bir ilerlemeye inanırken, revizyonistler Darwin tarzı bir evrimin taraftarıdırlar. Artık felakete ve aniden oluşlara inanmıyorlar; kapitalizmin ani bir devrim ile sosyalizme dönüşmeyeceğine fakat tedricen daha katlanılabilir bir biçim alacağına inanıyorlar.
Bunlardan bir kaçı sosyalist olmadıklarını kabul etmeyi tercih edebilir ve parlamentarizme ve parti politikalarına, oy toplamaya ve monarşizme adaptasyonlarında şaşırtıcı bir biçimde başarılı olabilirler. Diğerleri ise kendilerini hala tümüyle sosyalist olarak görebilir. Bunlar, işçilerin özel durumlarında, sözde endüstriyel anayasalcılık sayesinde işçilerin üretimdeki payında ve tüm ülkelerde demokratik kurumların genişlemesi sayesinde kamusal ve yasal koşullarda daimi, yavaş ve fakat durmayan bir iyileşme gördüklerine inanırlar. Hem kabul ettikleri hem de kısmen sebep oldukları Marksist doktrinin başarısızlığı üzerinden kapitalizmin hâlihazırda sosyalizm yolu üzerinde bulunduğunu ve bu gelişmeyi enerjik bir biçimde teşvik etmenin de sosyalistlerin görevi olduğu sonucunu çıkarırlar. Bu görüşleriyle, Marksizm’in ilk başta söylediği şeyin çok da uzağında düşmezler. Sözüm ona radikaller de her zaman aynı yol üzerindeydiler ve sadece bu görüşün devrimcilikle kırbaçlanmış ve bir araya gelmiş seçmen kitlelerine söylenmemesi dileğine sahiptirler.
Marksistlerin revizyonistlerle olan gerçek ilişkisi şu şekildedir: Marx’ın ve onun en iyi havarilerinin aklında, koşullarımızın tamamı kendi tarihsel bağlamları içerisinde yer aldığı ve bunların genel kavramlar altında toplumsal yaşamımızın detaylarını düzenlemeye çalıştığı vardır. Revizyonistler, yerleşik genellemelerin yeni doğan gerçekliklerle örtüşmediğini çok net gören fakat yine de çağımızı külliyen, yeni ve temelde farklı bir şekilde anlamaya ihtiyaç duyan karakteristik şüphecileridirler.
Marksizm, bir süre için, çok sayıda ıskat edilmişin kendi yoksulluğunun, doyumsuzluğunun farkına varmasına ve topyekûn bir değişim için ideal bir haleti ruhiyeye yol açmıştır. Bu süremezdi çünkü söz konusu bilimsel aptallığın ektisi altında kitleler beklemeye yönelmiş ve herhangi bir sosyalist faaliyet yapamaz hale gelmiştir. Bu şekilde, kitleler, siyasi ve demagojik yöntemlerle sürekli cesaretlendirilmemiş olmasalardı, tedrici bir dinginlik ve sakinlik çoktan kitlelere geri dönerdi. Revizyonistler erken kapitalizmin en kötü barbarlığının ortadan kalktığını, işçilerin proleter koşullara daha da alıştığını ve kapitalizmin hiçbir şekilde kendi çöküşüne yakın olmadığını şimdilerde görüyorlar. Elbette bizler, bunların tamamında, kapitalizmin sürdüğü muazzam tehlikeyi görüyoruz. İşin aslı, işçi sınıfının durumu – bir bütün olarak görüldüğünde – iyileşmemiştir. Aksine yaşam daha da zor ve nahoş bir hal almıştır. O kadar nahoş bir hale gelmiştir ki işçiler neşesizleşmiş, ümitsizleşmiş ve ruh ve karakter bakımından yoksullaşmıştır. Fakat en önemlisi sosyalizm için mücadele, doğru mücadele, münhasıran acıma hislerine ya da öncelikle belli bir insan sınıfının kaderine bağlı olmaz. Toplumun temellerinin tümden dönüşümü ile ilgilidir. Hedefi yeni bir yaratımdır.
Bizim işçilerimiz bu halet-i ruhiyeyi giderek kaybetmiştir (zira hiçbir zaman halet-i ruhiyeden daha fazlası olmamıştır), çünkü Marksizmde çözülme ve iktidarsızlık unsurları başından itibaren öfke kuvvetlerinden daha güçlüydü ve herhangi bir olumlu içerikten de yoksundu. İşçi sınıfının, Tanrının ya da tarihsel zorunluluk gereği gelişimin seçilmiş insanları değil, daha ziyade en şiddetli acı çeken insanların bir kısmı olduğunu hâlihazırda bilenler açısından revizyonizm fenomeni ve onun hoşgörülü şüpheciliği sadece eylemsizlik, kararsızlık ve kitlelerin rehaveti üstündeki “ideolojik üstyapı”dır ve işçi sınıfı sefalete eşlik eden ruhsal değişimler yüzünden bilgi elde etmeyi en zor iş olarak görecektir. Bu alandaki tüm genellemelerden kaçınmak en iyisidir. İşçi sınıfı oldukça farklıdır ve acının çok farklı insanlar üzerinde her zaman çok farklı etkileri olur. Fakat acının büyük kısmı birinin kötü durumunun kavranmasıdır ve en azından bu ölçüde hiç acı çekmemiş kaç proletarya vardır!
Devrim başarısız olduktan sonraki zamanlarda, devrimden önceki bu altmış yıl boyunca, ilişkilerin nasıl değiştiğini biliyoruz. Bunlar kapitalizmin uyumunun, proleterleşmenin on yılları idi ve pek çok açıdan hâl-i hazırda kalıtsal hale gelmiş gerçek bir adaptasyondu. İnsanlar arasındaki ilişkilerde bozulma vardır ki bireysel insanlara ait pek çok bedenin şimdiden fark edilir bir biçimde çürümesine dönüşmüştür.
Yeryüzü neredeyse tümüyle keşfedildi, çok geçmeden neredeyse tamamı iskân edilecek ve buralara sahip olunacaktır. Şu anda ihtiyaç duyulan şey, bildiğimiz insan dünyasında daha önce hiç var olmamış gibi bir yenilenmedir. İşte bu, bizi çok daha fazla etkilemesi gereken bu yeni şey, zamanımızın belirleyici özelliğidir.
Burada bahsettiğimiz muazzam bir tehlikedir. Marksistlerin düşündüğü gibi sosyalizmin gelmek zorunda olmadığını söyledik. Şimdi şunu söylüyoruz: çeşitli halklar tereddüt etmeye devam ederse, kendileri açısından sosyalizmin bundan böyle hiç de mümkün olmadığı zaman gelebilir. Buna rağmen insanlar birbirine karşı çok aptalca, çok alçakça hareket edebilir. Tümüyle esarete teslim olabilir ve kendi gaddarlıklarını kabul edebilir: Tüm bunlar insanlar arasında bir şeydir, kendilerine kararlı, canlı duyguların hizmet etmesi halinde işlevsel ve gelecek nesilde ya da hâlihazırda yaşayan insanlarda değiştirilebilen bir şeydir. Toplumsal ya da genellikle söylendiği gibi psikolojik ilişkiler meselesi olduğu müddetçe bu durum henüz kötü değildir. Kitlesel sefalet, yoksulluk, açlık, evsizlik, psikolojik yılgınlık ve ahlak bozukluğu ve zevk düşkünlüğü, aptalca lüks, militarizm, ruhsuzluk – hepsi, oldukları halleriyle kötüdürler, isabetli bir doktor gelirse yaratıcı ruhtan, büyük devrimden ve yenilemeden (regeneration) çıkarsa bunları tedavi edilebilir. Fakat tüm zorluk ve baskı ve ruhsuzluk insanlar arasında bir şeyler olmaktan çıkarsa, ruhta bulunan ilişkiler bozulursa, adına ruh dediğimiz insanlar arası ilişkiler kompleksine bundan böyle rahatsızlık vermezse, kronik yetersiz beslenme yerine, alkolizm, uzun süreli acımasızlaşma, sürekli tatminsizlik, akut ruhsuzluk (ki ruh ve sosyal yapı açısından önemi, ağı açısından örümceğin önemi gibidir) bireysel bedenlerde kapsamlı etkilerle birlikte değişimlerle sonuçlanırsa, o zaman hiçbir çare yardımcı olamayacaktır ve halk ya da halkların tüm kesimleri yıkıma mahkûm olabilecektir. Halkların her zaman yok olması gibi, onlar da yok olacaktır: diğer, sağlıklı halklar bunların efendileri olur ve halkların karışımına dönüşür ve hatta bazen de kısmi imha yaşanır – eğer, en azından diğer, sağlıklı halklar hala yaşıyorsa. Kimse uluslar tarihinin ilk dönemlerinden analojilerle ucuz oyunlar oyamamalıdır. Çünkü zamanı geldiğinde, şeyler, gene, sözde ulusların göçü denilen zamanlarda yaptıkları gibi ilerlemek zorunda değildir. İnsanoğlunun başlangıç zamanlarında yaşıyoruz ve bu yeni başlamış insanoğlunun sonunun başlangıcı olabileceği tümüyle göz ardı edilemez. Belki de hiçbir çağ gözlerinin önünde dünyanın sonunun bu kadar tehlikeli bir biçimde belirdiğini biziler kadar görmemiştir.
Gerçek ilişkiler kompleksi bakımından insanoğlu, dışsal bağlarla ve içsel çekimle ve ulusal sınırları aşan dürtüyle bir arada duran bir dünya toplumu elbette ki henüz mevcut değildir. Fakat bunun vekilleri oradadır ve bunlar bir ersatz’dan daha fazlası olabilir. Bunlar, başlangıç olabilir: dünya pazarı, uluslararası anlaşmalar ya da hükümet politikaları, uluslararası örgütler ve çeşitli türde kongreler, küre çevresinde trafik ve iletişim, bunların hepsi, eşitlik olmasa bile, en azından çıkarların özümsenmesini, gelenekleri, sanatı veya sanatın modaya uygun yedeğini, teknoloji ruhunu, siyasi biçimleri daha da çok yaratmaktadır. İşçilere de bir ulustan diğerine giderek daha fazla ödünç verilmektedir. Dahası tüm ruhsal gerçeklikler – din, sanat, dil, genelde ortak ruh – orada ikişerli bulunmaktadır ya da bize doğal bir zorunluluk gereği ikişer ( birincisi birey ruhunda nitelik olarak ya da meleke olarak ve ikincisi insanlarla yaratıcı örgütler ve birliklerin iç içe geçtiği bir şeyler olarak) görünmektedir. Tüm bunlar özensiz bir biçimde ifade edilmiştir. Geçiş yaparken düzeltilebilecek olan hemen yapılacaktır fakat bu zamanda bu dil eleştirisi uçurumunun ve fikirler teorisinin (ikisi de birbirine aittir) derinine inemeyiz. Tüm bunlara şunu söylemek için değinildi: medeniyet (humanitas), humanité, humanity ve beşeriyet ki bunlara şimdilerde göstermelik merhametli bir lütuf, zayıflatılmış ve derinlik yoksunu bir ifade ile “insaniyet”(humaneness) diyoruz – tüm bu kelimeler, aslen sadece bireyde yaşayan ve hükmeden insanoğluna atfedilmekteydi. Bir zamanlar, en azından Hıristiyanlığın tam zamanında çok güçlü bir şekilde vardı, fiziken çokça hissediliyordu. Özdeş toplum olarak mütekabiliyet bireyde temerküz eden ve bireyler arasında büyüyen beşeriyete geldiğinde ancak dışsal anlamıyla gerçek beşeriyete varabileceğiz. Bitki tohumunda bulunur, tıpkı, tohumun, atalarına ait bitkilerin sonsuz zincirinin cevheri olması gibi. İnsanoğlu hakiki varlığını bireyin insaniliğinden alır. Bireyin insaniliğinin sadece geçmişin sayısız neslinin varisi olması da tıpkı böyledir. Olan şey oluştur, küçük evren (mikrocosm), evrendir (macrocosm). Birey halktır, ruh toplumdur, düşünce birlik bağıdır.
Fakat bildiğimiz birkaç bin yıllık tarihte insanoğlu ilk kez tam anlamıyla ve tam kapsamlı olarak haricen birleşmek istiyor. Yeryüzü neredeyse tümüyle keşfedildi, çok geçmeden neredeyse tamamı iskân edilecek ve buralara sahip olunacaktır. Şu anda ihtiyaç duyulan şey, bildiğimiz insan dünyasında daha önce hiç var olmamış gibi bir yenilenmedir. İşte bu, bizi çok daha fazla etkilemesi gereken bu yeni şey, zamanımızın belirleyici özelliğidir. Tüm dünyada insanoğlu yaratılmak istemektedir ve bunu, eğer birleşmiş insanoğlunun başlangıcı, sonu olmayacaksa, insanoğlunun başına güçlü bir yenilenme geldiği o anda istemektedir. Önceden bu tür bir yenilenme genellikle geri kalandan ve kültürel karışımdan ortaya çıkan yeni halklar ile ya da göç alan yeni ülkelerle özdeşti. Halklar birbirine ne kadar çok benzerse ülkeler o denli yoğun iskâna tabi oluyordu ve dışarıdan veya içeriden bu tür bir yenilenme için umut da o kadar az oluyordu. Hâlihazırda kendi halklarımızdan ümit kesmek isteyenler ya da en azından zihinlerin radikal yenilenmesi için dış dürtünün ve canlı enerjinin dışarıdan, şifalı uykularından yeni uyanmış eski halklardan gelmesi gerektiğine inananlar, hala, Çin, Hindu ya da belki Rus halkları için umut inşa edebilir. Bazıları, çocuksu Kuzey Amerikan barbarlığı arkasında belki de hala saklı kalmış bir idealizmin ve fevkalade patlak verecek coşkun bir ruha ait fazla enerjinin olduğunu yine de ümit edebilir. Ancak 40 ya da 50 yaşlarında olan bizlerin bu romantik beklentiler yüzünden gene de hayal kırıklığı yaşayacağımız ve Çinlilerin Batıyı taklitte Japonya’yı takip edeceği, Hinduların salt çürüme kanallarına hızlıca geri kaymak, vs. için yükseleceği akla yatkındır. Asimilasyon çok hızlı ilerlemektedir. Medeniyet ve medeniyetle birlikte gerçek fiziki ve psikolojik çöküş yayılmaktadır.
Vaktiyle çürüyen rafine medeniyetten ve taze kandan yeni bir başlangıç çıktığı gibi, yeniden yükselişe geçeceğimize dair kesin, yanılmaz işaretler var mıdır? İnsanoğlunun, sonradan olacağı şey: ulusların sonu için geçici, kusurlu bir kelime olmadığı kesin midir? Şimdiden yoz, pervasız ve köksüz kadınlar ve onların erkek eşleri hafif meşrepliği yere göre sığdıramıyor ve aileyi, çeşitli, özgür ve sınırsız birliktelik hazzıyla, babalığı da annelik devlet sigortası ile ikame etmek istiyorlar. Ruh özgürlük ister ve onu içerir.
İhtiyacımız olan cesareti ve ivediliği elde etmek için kendimizi bu boşluğa bırakmalıyız. Bu sefer yenilenme bilinen herhangi bir zamana kıyasla daha güçlü ve farklı olmalıdır. Sadece kültür ve beraberinde yaşamın insani güzelliğini arıyor değiliz. Bir çare arıyoruz; kurtuluş arıyoruz. Yeryüzünde bugüne kadar var olmuş en büyük dışsal katman yaratılmalıdır ve bu katman, imtiyazlı tabakada – küresel insanoğlu – şimdiden hazırlanmaktadır. Yine de bu, harici bağlarla, anlaşmalarla ve hükümetsel yapı ya da korkunç buluş olan dünya devleti ile gelemeyecek, ancak en küçük grupların, yukarıdaki tüm toplulukların yeniden tesis edilmesi ve en bireysel bireyselcilik ile gelecektir. Şümullü bir toplum inşa edilmeli ve inşa küçük ölçekte başlamalıdır; tüm mıntıkalara uzanmalıyız ve bunu da ancak çok derin kazarsak yapabiliriz zira bundan böyle dışarıdan daha fazla yardım gelemez. Artık işgal edilmemiş hiçbir toprak yoğun kalabalık halkları yerleşmeleri için davet etmeyecektir; insanoğlunu tesis etmeliyiz ve bunu ancak insanilikte bulabiliriz. Bunun da sadece bireylerin gönüllü ilişkisinde ve doğal olarak birbirlerine yakınlaşan, aslında bağımsız insanlar topluluğundan yükselmesini sağlayabiliriz.
Ancak şimdi biz sosyalistler rahat bir şekilde nefes alıp kaçınılmaz zorluğu, görevimizi, varlığımızın bir parçası olarak kabul edebiliriz. Şimdi, fikrimizin bizim benimsediğimiz bir fikir değil de bizi seçim yapmaya – ya peşinen insanoğlunun gerçek yıkımını tecrübe etmeye ya da bu yıkımın çevremizde aşınan başlangıçlarını seyretmek veya kendi eylemimizle yükselişin ilk başlangıcını yapmaya – sevk eden çok güçlü bir dürtü olduğunu içten bir kesinlikle hissediyoruz.
Burada muhtemel bir gerçekliğin bir kuruntusu olarak tehdit etmesine izin verdiğimiz dünyanın sonu elbette ki neslin ani olarak tükenmesi değildir. İçinde karşı konulamaz türde bir kaide bulma eğilimi ve analojiye karşı uyarıda bulunuyoruz çünkü kimi çöküş dönemlerinin ardından gelen büyük dönemleri biliyoruz. Durumu gözümüzde canlandırdığımızda, hangi emsalsiz hızla ulusların ve sınıfların bu kapitalist medeniyette birbirine daha da benzer hale geldiğini; proleterlerin nasıl sıkıcı, uysal, kaba, dışsal ve artan ölçüde alkolik olduğunu; dinlerini kaybetmeleri ile her tür içsel hissi ve sorumluluğu nasıl kaybettiklerini; tüm bunların fiziki etkilerinin nasıl olduğunu; üst sınıfların siyaset, kapsamlı görüş ve belirleyici eylem açısından güçlerini nasıl kaybettiğini; sanatın züppelik, modaya uygun değersiz ve arkeolojik ve tarihsel taklit ile nasıl ikame edildiğini; nasıl eski din ve ahlak ile her sıkı standardın, her kutsal ittifakın, her karakterin sağlamlığının kaybedilmekte olduğunu, kadınların yüzeysel kösnüllük ve renkli, dekoratif şehvet girdabına nasıl çekilmekte olduğunu; doğal düşünülmemiş nüfus artışının tüm halk katmanlarında azalmaya nasıl başladığını ve bilim ve teknolojinin rehberliğinde çocuksuz seks ile ikame edildiğini; sorumsuzluğun, hâkim koşullar altında neşesiz iş yapmayı artık kaldıramayan proleterlerle vatandaşlar arasındaki tam da en iyi unsurları nasıl istila ettiğini görüyoruz. Eğer tüm bunların toplumun her katmanında nevroza ve histeriye dönüşmeye başladığını nasıl görüyorsak, o zaman kişi, iyileşme için, yeni kurumların yaratılması için kendisini toplayacak olan halkın nerede olduğunu sormalıdır. Vaktiyle çürüyen rafine medeniyetten ve taze kandan yeni bir başlangıç çıktığı gibi, yeniden yükselişe geçeceğimize dair kesin, yanılmaz işaretler var mıdır? İnsanoğlunun, sonradan olacağı şey: ulusların sonu için geçici, kusurlu bir kelime olmadığı kesin midir? Şimdiden yoz, pervasız ve köksüz kadınlar ve onların erkek eşleri hafif meşrepliği yere göre sığdıramıyor ve aileyi, çeşitli, özgür ve sınırsız birliktelik hazzıyla, babalığı da annelik devlet sigortası ile ikame etmek istiyorlar. Ruh özgürlük ister ve onu içerir. Ruhun böyle birliktelikleri aile, kooperatif, profesyonel grup, topluluk ve ulus olarak yarattığı yerde özgürlük vardır ve insanoğlu da burada vücut bulabilir. Fakat ruhun yerini almış tahakkümün, cebri kurumlarında ruh yerine şimdilerde neyin köpürmeye başladığını biliyor muyuz, bu ikameye katlanabileceğimizden emin olabilir miyiz? Ruhsuz özgürlük, kösnül özgürlük, sorumsuz haz özgürlüğü? Ya da tüm bunların kaçınılmaz sonucunun en dehşetli eziyetler ve yalnızlık, en dermansız zayıflık ve hissiz umursamazlık mı olacak? Acaba bir coşkun duygu ve yeniden doğuş anı ve büyük kültürel topluluklar federasyonu devrinin anını hiç yaşayacak mıyız? Şarkıların insanlarda yaşadığı, kulelerin birliği ve coşkuyu cennete taşıdığı ve ruhlarında halkın temerküz ettiği insanları yüceltmek suretiyle büyük işlerin halkın büyüklüğünü temsil etmek için yaratıldığı zamanlar hiç olacak mı?
Bilmiyoruz ve bu yüzden buna teşebbüs etmenin görevimiz olduğunu biliyoruz. Geleceğin sözde biliminden şu anda tamamen kurtulduk. Sadece hiçbir gelişme yasası olmadığını biliyor değiliz. Güçlü tehlikeyi, şimdiden çok geç kalmış olabileceğimizi, tüm teşebbüslerimizin ve eylemlerimizin belki de artık yardımcı olamayabileceğini dahi biliyoruz. Ve bu yüzden kendimizdeki, tüm bilgilerimizdeki son bağlarımızı da atıp kurtulduk, daha fazlasını biliyor değiliz. Tarif edilmemiş ve belirsiz bir şeyler önünde ilkel bir adam gibi duruyoruz. Önümüzde hiçbir şey yok ve her şey yalnızca kendi içimizde var: bizde gelecekteki insanoğlunun değil geçmişteki insanoğlunun realitesi ya da etkinliği var; dolayısıyla bu realite ya da etkinlik aslen içimizde var. Başarı bizim içimizdedir. Bizi yolumuza koyan aldatılamaz görevimiz içimizdedir. Yapılanın ne olması gerektiğinin imgesi içimizdedir. Süflilik ve sefaleti geride bırakma ihtiyacı içimizdedir. Adalet hiç şüphesiz ve amansız içimizdedir. Karşılıklı yanıt arayan ahlak ve herkesin çıkarını tanıyan akıl içimizdedir.
Burada yazıldığı gibi hissedenler, en büyük cesareti en büyük ihtiyaçtan doğanlar, her şeye rağmen yenilenmeye teşebbüs etmek isteyenler – şimdi onların toplanmasına izin verin; çağrılanlar onlardır; uluslara ne yapılması gerektiğini söylemeleri ve halkların işe nasıl başlayacaklarını göstermeleri için onlara izin verin.
Çev: Nesrin Aytekin
[1] İngiltere kralı 2. James yanlısı.

https://itaatsiz.org/?p=5532
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.07.29 15:25 griljedi GRRM - 2012 Söyleşileri

  1. Şu ana kadar yayımlanan kitaplara eklediğiniz ve okuyucunun bulmasını umduğunuz ama bulamadığı şeyler var mı? Yahut çok az kişinin gördüğü?
Hayranların şu ana kadar her şeyi öğrendiğini düşünüyorum. İnsanlar düşüncelerini internette, bloglarda yazıyor. En anlaşılmaz, ücra ipuçları bile kısa sürede bulunuyor ve dikkat çekiliyor.
  1. Valyria’yı görecek miyiz?
Kıyamet öncesi mi şimdiki halini mi? Belki.
  1. Cevaplanmamış ama Kış Rüzgarlarında cevaplanacak üç soru söyler misiniz?
Söyleyebilirim ama söylemeyeceğim.
  1. Bronn’un hikayesi bitti mi?
Bronn’un hala bir rolü var, kesinlikle geri dönecek.
  1. Başlangıçta onlara vereceğiniz yolu ertelediğiniz veya yoldan saptırdığınız bir karakter var mı? Varsa, kim?
Hayır, var diyemem. Bazı durumlarda kronolojiler başlangıçta istediğimden farklı ama tüm karakterlerin hikayeleri aynı devam devam ediyor.
  1. Demiradamlar kuzeye saldırmamış ve Kızıl Düğün gerçekleşmemiş olsaydı Kuzey ve Nehirtoprakları bağımsız kalmaya devam edebilir miydi?
Kuzey olabilir ama Nehirtoprakları daha sorunlu. Gerçek doğal sınırlar olmadan, nehirtoprakları her taraftan saldırılara karşı savunmasızdır, bu yüzden tarihleri kan ve kargaşa ile dolu.
  1. Hayranların bulduğu ama sizin o amaçla yazmaya niyetlenmediğiniz en büyük kırmızı ringa balığı (yem) nedir?
Bu söylemek olurdu ama hayranlar, ufacık bir şeyden bile kuram çıkarıyorlar. Zaman zaman bunları bana e-posta atıyorlar.
- Dothraki aslında bir dizi bozkır ve ova kültürünün bir karışımı olarak tasarlandı ... Moğollar ve Hunlar, kesinlikle, ama aynı zamanda Alans, Sioux, Cheyenne ve çeşitli diğer Amerikan kabilelerinin ... saf bir fantazi ile terbiyeli hali. Araplara veya Türklere - orijinal olarak bozkırların atlıları olması haricinde- herhangi bir benzerlik tesadüfidir (bu emmiye biri Hunların da Türk olduğunu söylesin. Neyse). Bununla birlikte, genel olarak, tarihten ilham alırken, ister bireylerden isterse tüm kültürlerden olsun, doğrudan bire bir nakillerden kaçınmaya çalışırım. Robert'ın VIII. Henry veya Edward IV olduğunu söylemek nasıl doğru değilse, Dothrakilerin de Moğol olduğunu söylemek doğru olmaz.
- GRRM; “Ejderhaların Dansı sonunda pek çok uçurum vardı, 6. kitapta bunları çok erken çözeceğim. Kitabı inşa ettiğim iki büyük savaşla açacağım; Buz Savaşı ve Meereen-Köle Körfezi Savaşı ve sonra oradan alıp devam edeceğim.”
- Ned ve Robb’un ölümü... Bu iki karakterin sonunu en başından beri biliyor muydunuz yoksa zaman içinde mi karar verdiniz?
Neredeyse en başından beri biliyordum. Hikayenin büyük vuruşlarını biliyorum; ana karakterlerden kim ölecek, kim yaşayacak... hepsini. Yazım sırasında keşfettiğim çok ayrıntı var, küçük karakterler gibi... Yani ana karakter altı arkadaşıyla bir savaşa girecekse altı arkadaşın hepsine de ne olacağını bilmiyorum, buna yazarken karar veriyorum ama büyük oyuncular, büyük hayatlar ve hayat değiştiren büyük olayları en başından beri planlı.
- Bir çok kişi Jon’u öldürdüğünüzü düşünüyor. Geçmişte Starklara çok kötü şeyler yaptınız ama içimden bir ses Jon hayatta kaldı diyor. Bu konuda yorum yapmak ister misiniz?
[Güler] Bu konuda yorum yapmayacağım.
- Jon, Lord Kumdandan olarak resimden etkili bir şekilde çıkmış olsa da - yaşıyor olsa bile, Sur’un o kış geldiğinde Ötekileri geri tutma şansını sevdiğimden emin değilim. Kış Rüzgarları'nda Sur’un güneyine doğru hareket ettiklerini göreceğimizi varsayabilir miyiz?
Çok fazla şey söylemek istemiyorum ama Kış Rüzgarlarında kesinlikle daha fazla Öteki göreceksiniz.
- Kargaların Ziyafeti ve Ejderhalarla Dansta bölüm başlıkları olarak Kraliçe'nin Eli veya Demir Talip gibi etiketleri kullanmaya başladın, daha önceki ciltlerde ise her zaman Jon veya Ned ya da Arya idi. Bu kimlik sorunlarını keşfetmenin bir yolu mu? Özellikle Arya ve Sansa ve Theon ile tüm kimlikleri değişiyor gibi görünüyor.
Evet, tam olarak amacım bu. Bu kitaplarda birçok kimlik saldırı altında.
- Ortaya çıkan bir diğer tema da – her yerde var ancak ancak Ejderhalarla Dansa son pov’da daha da netleşiyor - taht oyununda oyuncu olduklarını düşünen karakterlerin piyonlardan daha sık olması. Gerçek güç gölgelerdedir. Bu fikri en başından itibaren keşfetmek istediniz mi yoksa hikaye geliştikçe mi ortaya çıktı?
Hangi durumdan bahsettiğinize bağlı. Bu seriye 1991 yılında ilk başladığımda, ne olduğunu gerçekten bilmiyordum. A Game of Thrones'a geldiğimde, ana temaların ne olacağını biliyordum ve bu kesinlikle onlardan biri. Gücün doğası ve gücün kullanımı ve insanların iktidara gelmesi için neler yaptıklarını - ele aldığım en önemli şeylerden bazıları.
Varys’ın 2. kitapta sorduğu kral, rahip, savaşçı bilmecesi buna hitap ediyor. Kim kime itaat ediyor? Asıl güç kimde? Asıl soru bu.
- GRRM, Tyrion karakterini, 1981 yılında Lisa Tuttle ile yazdığı Windhaven isimli kitaptaki bir cümleden ilham aldı; “Bir cüce var, gördüğüm en çirkin adam ama ayrıca en zekisi.”
- GE: Tyrion ve Daenerys, serinin en ünlü iki karakteri...
En popüler iki karakterden biri, ancak bence evrensel olarak en popüler olan ikisi Jon Snow ve Arya. Her karakterin hayranları ve büyük bir iltifat olarak aldığım aleyhte sözler var. Gerçek insanlar hakkında böyle hissederiz; bir kişi onları sever, başka bir kişi onlar tarafından tahrik olur ve başka bir kişi onların sahte olduğunu düşünür. Kurgusal bir karakter yaratıyorsanız ve herkes karakteri seviyorsa veya karakterden nefret ediyorsa, muhtemelen bir karton parçası yaratmış olursunuz.
- GRRM, Kargaların Ziyafeti’nde Brienne’nin asılırken yaptığı seçimin “kılıç” olduğunu doğruladı ve bunu küçük Payne’i kurtarmak için yaptığını da... Yani Podric Payne, hala hayatta.
- Karakterleriniz arasında bir seyahat arkadaşı seçmeniz gerekse kimi seçerdiniz?
Hedefe ve ne yapmak istediğime göre değişir. Eğer sadece gezi, manzara, farklı yerleri görmekle ilgiliyse Tyrion’u yanıma alırdım; asit yorumları (iğneliyici demek istiyor sanırım, söyleşi ispanyolcaydı, ben de otomatik sayfa çevirici kullandım) belli zamanlarda çok iyi olurdu. Daha romantik bir kaçış olacaksa da Daenerys’i alırdım çünkü eğlenceli olmasının yanı sıra çok güzel bir kadın.
- Kim daha seksi? Hayalinizdeki Daenerys mi yoksa Emillia mı?
Gerçek şu ki Emillia çok seksi ama farklılar. Benim için seçmesi zor çünkü ikisini de çok seksi görüyorum. Emillia düşündüğüm karakterin daha yaşlı bir hali. Kitaptaki Dany, cinsellik dünyasına girmiş bir genç kız ile küçük bir kız olma arasında değişiyor. Bazen bir kraliçecilik oynayan bir kız gibi davranırken, bazen de her açıdan tamamen işlevsel bir yetişkin gibi davranır. 23 yaşındaki Emillia 17 yaşında olması gereken (aslında 16) bir karakteri canlandırıyor.
- Westeros’ta ailelerin çok fazla çocuğu var, onları rahatça öldürebilmek için mi? Karakterleri öldürmeyi seviyor musunuz?
Bunu sevmiyorum ama bazen bunu komplo ihtiyaçlarıyla yapmak zorunda kalıyorum. Buna ek olarak ilham aldığım dönem Orta Çağ; o dönemlerde ailelerin şimdikilerden daha fazla çocukları olurdu çünkü kadınlar da çocuklar da sık sık doğumda ölürdü hatta çocuklarınızın ileride fazla yaşamayabileceğinizi bilirisiniz; kimisi erken yaşta kimisi biraz daha ileri yaşta ölürdü. Bu yüzden o dönemlerde çok çocuk olurdu. Ben de, her ne kadar bu bir fantezi de olsa, işime bunu yansıtmaya çalışıyorum, o dönemin şartlarına sadık kalmaya çabalıyorum.
- Yedinci kitabın ismi Kurtların Zamanıydı, bunu neden değiştidiniz?
Bu geçici bir başlıktı; bir isim seçmem istendi ve benim de aklıma ilk Kurtların Çağı ya da Kurtların Zamanı geldi ama hiçbir zaman sevmedim. Bir Bahar Rüyası daha iyi bir başlık.
- Ormanın Çocukları ile Ötekiler arasında göründüğünden daha yakın bir ilişki var mı?
Olabilir, olabilir. Hikaye devam ettikçe gelişecek bir konu, bu yüzden şu an bir şey söylemem (kendi de bilmiyor :D ).
- Jon Arryn’nın ölümünün LF ve Lysa eliyle olduğunu öğrendik, peki Sör Hugh’un ölüm emrini kim verdi? Cersei mi? LF mi?
İkisi de olabilir, kararınıza göre... Ancak bu, sadece bir Gregor olayı olabilir de. O cani ve acımasız biri, birini öldürmek için gerçek bir nedene ihtiyacı yok.
- Doran ve Mellario’un tartışma sebebi çocuklarını uzaklaştırma meselesi yüzünden ise Mellario neden Dorne’u terk etti? (Herkesin merak ettiği bir soru.)
İyi bir evlilik değildi. Yeni ve egzotik bir şeyin cazibesi nedeniyle evlendiler. Bazen cazibe en az beklediğiniz zaman olur. Uzak bir ülkenin prensi idi ve o da hayat dolu, çok çekici, çok farklı bir kültürden gelen bir kadın gibi görünüyordu. Dorne'a geldiğinde, Norvos'tan farklı olan, özellikle de çocukların başkalarına himaye edilmesiyle ilgili geleneklerin olduğunu görür. Bu ne siyasi bir evlilik, ne de büyülü bir evlilikti, sadece insan doğasının bir örneğiydi. Bazen ilişkiler iyi bir temel üzerinde başlar: tanışırsınız, büyük bir cinsel cazibe vardır, bir ilişki kurarsınız, evlenirsiniz ... ve sonra dört veya beş yıl içinde gerçekten ortak bir şeyinizin olmadığını fark edersiniz. Bir hata yaptınız ve yedi krallıktaki gibi boşanmanın yaygın olmadığı bir toplumda kolay çözümü olmayan bir durumdasınız... Bu sadece başarısız olan politik bir evlilik örneği değil, ayrıca aşk evliliklerinin bile başarısız olabileceğinin bir örneğidir.
Bazen Yedi Krallık'taki politik evlilikleri iyi gelir ve aşk için olan evlilikler iyi olmaz. Bazen bir çift birbirini sever ve sonra bir noktada sevmezler. Şehvetten gülüşmeler başka bir şeyden de gelişmeyen evlilikler vardır. İşlerin iyi gideceğine dair bir garanti yoktur ve bunun sonucu, hayal kırıklıklarının gelişmesi ve her insanın kendi yolunda gitmesi için yabancılaşmanızdır. Bu konuda Mellario'dan bir miktar acı var çünkü Dorne Prensi olarak Doran çocuklarıyla birlikte kalabildi ve Mellario, onları terk etmek zorunda kaldı (anladığım kadarıyla Doran, kadının çocukları alıp gitmesine izin vermemiş).
- Kitaplarda, krakenleri derinlerden uyandırabilecek bir boru hakkında hikaye var. Hiç kraken görecek miyiz?
Mümkün soruya şaşırmış görünür
- Ölü ulukurt ve yavrular hakkında... Bunlar eski ilahlardan bir hediye mi yoksa Bloodraven’dan mı? Bazıları ölü kurdun boğazına takılan geyik boynuzunu bir fs olarak görüp Stark-Baratheon çatışmasına işaret kabul ediyor.
Dostum, bu okuyucuların anlaması gereken bir şey. Eğer orada dikkatlice ince bir şekilde çalıştığım bir sembolse, bunun nedeni insanları düşündürmek için fikir verici olmaya çalışıyorum. Eğer görürseniz ve merak etmeye başlarsanız, bu bilerek yapılmıştır. Ama "Bu bir sembol! Bu bir sembol!" diye bağırmayacağım. Her okuyucu kendi okumalı ve sembollerin ne olduğuna ve ne anlama geldiğine kendileri karar vermelidir. Bu, karmaşık bir sanat eserinde yaptığınız işin bir parçasıdır, kasıtlı olarak yapılandırılmış ve nispeten belirsiz olan bir şey, böylece her okuyucu kendi sonuçlarını çıkarabilir.
- Jaqen, Kızıl Tanrı'ya ve başka yerlerde ateş tanrısına atıfta bulunur. R'hllor'dan mı bahsediyor? Arya'nın Yüzsüz Adamlar tarafından eğitildiğini gördüğümüzde, R'hllor onlar için özellikle önemli görünmüyor.
George bir an düşünür Eh, Jaqen’ın onu ne zaman andığına dikkat et; yakın zamanda neredeyse yanıyordu.
- İsyan sırasında neden Davos, Stannis’e yardım etti?
George güler Çünkü soğanı vardı! Ve kendi kendine şöyle düşündü: "Bunları en iyi fiyata nereden satabilirim? Onları King's Landing'e götürürsem bana soğan bedelini ödeyecekler ama onları açlık çeken insanlara götürürsem kesinlikle daha iyi ödeyecekler. "
- Varys ve Illyrio, Prens Doran ve Sör Willem Darry'nin yapmış olduğu nişan sözleşmesinin farkında mıydı? Ve neden Darry veya birisi Viserys'e ölümünden önce bu anlaşmayı söylemedi?
İlk soruya: hayır. İkincisi ise, Viserys karar verildiğinde olgunlaşmamış bir çocuktu ve bu bilgiye hazır değildi.
- Arthur Dayne, asil ve cesur bir şövalye olarak tanıtıldı. Jaime bile dehşete düşerken o nasıl Aerys’in acımasızlıklarını destekleyebildi?
Okumaya devam edin.
- İlk Daenerys, Daemon Blackfyre ve Dorne prensi arasındaki ilişkide neler olduğunu anlatır mısınız?
Daemon ve Daenerys'in aşık olmasına rağmen, kardeşi kral Daeron, sevgi meselelerinden daha çok devlet meseleleriyle ilgiliydi. Dorne ile uzun yıllar mücadele etmiş ve Yedi Krallığa taciz etmelerini engelleyemedikleri gibi onları Yedi Krallığa katamamıştı. Şiddetin başarısız olduğu yerde, belki de evliliğin düşmanlığa son verebileceğini fark etti ve böylece kız kardeşini Dorne prensi ile ittifak kurmak için kullandı. Bu politik bir evlilik, saf ve basit, Dorne ve Yedi Krallık arasında birliği garanti etmek için uygun bir evlilik. Ayrıca, kız kardeşini ki kendisiyle birkaç çatışması olmuş ve bir çok insanın tahtın gerçek sahibi olarak gördüğü piç erkek kardeşi yerine, Dorne prensine vermeyi tercih etti. Bu da Daemon’u ilk Blackfyre Taliplisi olmasına iten bardağı taşıran son damlaydı.
- Ejderhalarla Dansta, Brandon Stark’ın da Robert gibi kadınlara olan ilgisi hakkında daha fazla şey öğreniyoruz. Brandon'ın da piçleri var mıydı?
Brandon'ın çocuk sahibi olmadan önce öldüğünü söylemek abartı olurdu. Kitaplarda bakire olmadığı tespit edilmiştir. Ziyaret ettiği çeşitli yerlerde küçük snowlar bırakmış olabilir ama kesinlikle açık olan, meşru çocukları olmadığıdır.
- Meereen Düğümünün nasıl vuku bulduğunu artık biliyoruz. Asıl sorun neydi? Örneğin, Dany'nin çeşitli karakterlerle tanışma sırası mıydı, yoksa ejderhaları kim, ne zaman ve nasıl almaya çalışacağı mıydı?
Şimdi bir şeyler açıklayabilirim. Pek çok, birçok faktörün bir birleşimiydi: Xaro'dan Dany gemilerini vermek için teklifle başlayalım, reddedilmesi daha sonra Qarth'ın savaş ilanına yol açacaktır. Sonra şehri sakinleştirmek için Daenerys'in evliliği var. Sonra Yunkai ordusunun Meereen kapılarına gelişi var, çeşitli insanların yoluna çıkma sırası var (Tyrion, Quentyn, Victarion, Aegon, Marwyn, vb.) Ve sonra Daario var, bu tehlikeli kiralık kılıç ve Dany'nin onu gerçekten isteyip istemediğine dair bir soru var; salgın var, Drogon'un Meereen'e dönüşü var ...
Bütün bunlar havaya fırlattığım toplardı ve hepsi bağlantılı ve kronolojik olarak iç içe geçmişti. Drogon'un şehre dönüşü, farklı zamanlarda olduğunu keşfettiğim bir şeydi. Örneğin, Quentyn'in Meereen'e gelişinin üç farklı versiyonunu yazdım: biri Dany'nin evliliğinden çok önce geldi, biri daha sonra geldi ve diğeri evlilikten sadece bir gün önce geldi romanda olan da bu Ve bu farklı varış noktalarının diğer karakterlerin hikayelerini nasıl etkilediğini karşılaştırmak ve görmek için üç versiyonu da yazmak zorunda kaldım. Henüz gelmemiş bir karakterin hikayesi de dahil (Sonra da GRRM neden kitapları bitiremiyor, diyoruz :P ).
- Melisandre neden Stannis'i aradı? Onu alevlerinde gördü ve kendi başına aramaya mı karar verdi yoksa kırmızı rahipler adına bir göreve mi başladı? Rahipler tarafından gönderilen Moqorro ile karşılaştırdığınızda, sanki ikincisi gibi görünmüyor.
Haklısın, Melisandre kendi karar verdi, onun kendi gündemi var.
- Ejderha Kayası temelde volkanik bir ada ve bu nedenle, mağaralarına ne kadar derine girerseniz, o kadar sıcak olur ... ama derinliklerinde bu ısıya neden olan eski Valyri büyüsü olabilir mi?
Ejderha Kayası kalesinin nasıl inşa edildiğine ve bazı yapılarında taşın bir şekilde sihirle nasıl şekillendiğine bakarsanız ... evet, hala Valyria büyüsünün mevcut olduğunu söylemek mümkündür( Targların buradaki büyü yüzünden hastalanmadığı, ayrıldıkları için hastalanmaya başladıkları kuramım daha bir güçlendi :) ).
- Neredeyse her zaman birbirleriyle müttefik olmak isteyen aileler arasında evlilikler görüyoruz. Bu bağlam göz önüne alındığında, Tywin Lannister'in evliliğinin ilk kuzenle olması tuhaf görünüyordu ve hatta Tywin'in ne kadar pragmatik ve hırslı olduğunu düşündüğünüzde daha da tuhaf görünüyordu. Yoksa gerçekten bir aşk evliliği miydi?
Aşk olabilir ama ailenin kanını güçlendirmek için başka bir açık sebep var. Targaryenlar bu politikanın en uç örneğidir: sadece kanın saflığını korumak için aile içinde evlenirler ve böylece taht veya ailenin yönetimi için birkaç aday bulundurma probleminden kaçınırsınız. Beş erkek kardeşiniz varsa ve her birinin birkaç çocuğu varsa iki veya üç nesilden sonra kendinizi otuz potansiyel mirasçı ile bulabilirsiniz: Lannister veya Frey adında otuz kişi olabilir ve bu da çatışma üretir çünkü hepsi taht için kalıtsal kavgalara katılacaklar. Güller Savaşı'nın kaynağı budur; Taht için fazla aday, hepsi Edward III'ün torunları. Beş oğlunuz varsa ve bu tür bir problemden kaçınmak istiyorsanız, belki de en büyük oğlunun ilk doğan kızını üçüncü oğlunun çocuğuyla evlenmek o kadar da kötü bir fikir değildir; kavgalardan kaçınırsınız ve kan birleşik kalır, belki de Tywin'in evliliğinin amacı buydu. Belki Lord Tytos'un fikriydi hatta Tywin'in büyükbabasının fikri bile, evlilik ittifakının tam olarak hangi saatte yapıldığına göre...ancak notlarımı kontrol etmem gerekir çünkü hatırlayamıyorum.
- Valyria’yı görme şansımız var mı?
Belki ama kesin değil. Asıl soru geçmişteki mi yoksa şimdiki mi? (yukarıda vardı bu soru, evet. Kasıtlı tekrar ekledim çünkü adamın kafasındakini çözmeye çalışıyorum ama daha çözemedim. :D)
- Jaime, Diyar’ın tarihindeki en iyi kılıç ustalarından biri. Ned harika bir kılıç ustası denemez, daha çok yetkin bir kılıç ustası demek daha doğru olur, onun yeteneği başka yerde yatıyor. O daha çok iyi bir komutandır(ağabeyi iyi bir kılıç ustası).
(Bundan sonra yine bir İspanyolca çevirisi var ve yine oto sayfa çevirisi kullandım. Malum bu dili bilmediğim için olduğu kadar; çoğu genelde iyi çeviri görünüyor ama kelimelerde anlamsız kaçan noktalar vs. olabilir. Çok karmaşık, devrik olan; çeviriden emin olmadıklarımı çıkartıyorum yazıdan çünkü tamamen yanlış bir bilgi de verilmiş olunabilir, emin olamam.)
- İlk kitaplardan herhangi bir şey değiştirmek ister misiniz?
Ahm ... Bekle ... Neyi değiştirmek isterdim? Tyrion Lannister'ın ilk tanıtıldığı sahneyi değiştirmek isteyebilirim;Tyrion'un bir kapının tepesinden atladığı sahne; bu mümkün değil. O zamana kadar, böyle durumu olan insanlar hakkında çok az referansım vardı ve daha sonra fiziksel zorlukları hakkında daha geniş detaylar öğrendim. Yani bu değiştireceğim şeylerden biri.
- Dördüncü kitaptan, 'Peygamber' veya 'Kraken'in Kızı' gibi takma adlarla bazı bölümleri açığa çıkardınız. Bunu neden yapıyorsun?
Eh ... [Gizemli bir gülümsemeyle uzun zamandır düşünüyor] Bence en iyi bilim kurgu ve fantezi yazarlarından Gene Wolfe'yi tanıyor musunuz bilmiyorum.Eserleri bulmaca ve gizemlerle dolu ve söylediklerine çok dikkat etmeniz gerekiyor.Bir gün ona sorduğumu hatırlıyorum: “Bunu neden kullanıyorsun? Bunun ötesinde daha derin bir neden var mı? ”Ve başlangıçta hiçbir şey söylemedi. Sadece ironik bir şekilde gülümsedi ve bana dedi ki: “Bunun ne anlama geldiğini düşünüyorsun?” Ve ona teorilerimi söyledim.Sonra şöyle cevap verdi: “İlginç…” [Gülüyor].Benden kurtulmak istediğin tek şey bu, ama bunun bir kaza olmadığını söylemeliyim [Gülüyor].
- 2012 yılında 400 sayfasını yazmış kitabın ama ancak 200 tanesi tam manası ile bitmiş (son gözden geçirmelerle yani). Bu durumda şimdi sona gelmiştir inşallah. :)
- Kitabın sonunda herkesi memnun etmeyeceğini biliyorsun, değil mi?
Tabii ki bazı hayranlarımı hayal kırıklığına uğratacağım çünkü nihayet tahta çıkacaklar hakkında teoriler yapıyorlar: kim yaşayacak, kim ölecek… ve hatta romantik eşleşmeleri hayal ediyorlar ama bu fenomeni Rick Nelson'ın sözlerini tekrarlayarak yaşadım: “Kimseyi memnun edemezsin, bu yüzden kendini memnun etmelisin”. Bu yüzden son iki kitabı yapabildiğim kadar iyi yazacağım ve okurlarımın büyük çoğunluğunun bundan memnun olacağını düşünüyorum. Herkesi memnun etmeye çalışmak korkunç bir hatadır; Ben okuyucularınızı kızdırmanız gerektiğini söylemiyorum ama sanat bir demokrasi değildir ve asla bir demokrasi olmamalıdır. Bu benim hikayem ve rahatsız olan insanlar dışarı çıkmalı ve kendi hikayelerini yazmalı; okumak istedikleri hikayeleri.
- Hayran forumlarından uzak durmaya çalıştığını çünkü insanların olanları tahmin ettiğinde hikayeyi değiştirme güdüsü devreye giriyor ama onca ipucunu verdikten sonra bunu yapmanın doğru olmayacağını ve bunun hikayeyi de mahvedeceğini bildiğinden bakmamak en iyi seçenek. “Kitabı o kadar ipucuyla doldurduktan sonra değiştirmek beni yalancı yapar, ben yalancı değilim” diyor(Ama karısı giriyormuş forumlara :P ).
- Sen kötü bir yazarsın çünkü birçok ana karakteri öldürüyorsun. Bununla nasıl başa çıkıyorsunuz?
Şey… Okuyucularımın okuduklarına duygusal olarak katılmalarını istiyorum. Uzaktan okumayı sevmiyorum ve onların gerçekten dahil olmalarını istiyorum ve eğer korkunç şeyler olacaksa; Korkmalarını istiyorum. Bunu yapmanın ötesinde herkesin ölebileceğini belirtmek istiyorum. Benimki, kahramanın güvende olduğunu bildiğiniz, diğerleri gibi tahmin edilebilir bir kitap değil. Kahramanın ne kadar sorun yaşarsa yaşasın, karşılaştığı ihtimaller; o gelecek, çünkü o ... o John Carter, o kahraman. Gerçek hayatta böyle değil ve kitaplarımda gerçekçi olmak istiyorum, bu yüzden kimse kitaplarda güvende değil. Bir yazar olarak amacım her zaman güçlü bir kurgu hikayesi yaratmaktı. Okuyucularımın kitaplarımı ve rahat bir koltukta otururken geçirdikleri harika zamanı hatırlamalarını istiyorum.
- Ama Buz ve Ateşin Şarkısı'nın kahramanı kim ?
Bilmiyorum. Herkes kendi hikayesinin kahramanı ... ve bir düzineden fazla bakış açısı karakterim var ve hepsi kahraman …
- Kitaplarınızın bir başka ilginç yanı da bize Kızıl Tanrının alevleri, Yüce Yürek Hayaleti'nin sözleri veya Ölümsüz Evi'nin vizyonları aracılığıyla birçok ipucu vermenizdir…
-Güler- Onlar spoiler mı? Onların ne demek istediğini anlamak için çok dikkatli bir şekilde bakmanız gerekir. Hepsi de göründüğü gibi değil. Kehanetler beklemediğin şekillerde gerçeğe dönüşürler.”
- Elbette bize yardım etmek için verdiğiniz tüm kehanetlere rağmen hikaye çok öngörülemez …
Kehanetler, kabzasız kılıca benzer, çok dikkatli tutmak gerekir.” diyor ve kehanet işinin kitaba ilginçlik katacağına ama çok belirgin bir mana ile yahut çok kolay anlaşılır şekilde bunu yapmak istemeyeceğinden bahsediyor. Kehanet için Güller Savaşında yaşamış bir lordu örnek veriyor. Beyaz Kule’nin altında öleceğine dair bir kehanet duymuş ve ondan sonra o kuleye bir daha yaklaşmamış; savaşta öldürülüyor ve öldüğü yer de o kulenin resminin olduğu yerdir. “Kehanetler beklemediğin şekillerde gerçeğe dönüşürler.” diye bitiriyor. “Kehanetler beklenmedik şekillerde gerçekleşir. Onlardan ne kadar kaçınmaya çalışırsanız, onları o kadar çok gerçeğe dönüştürürsünüz ve ben bununla biraz eğlenirim.”
- Yani her zaman beklentilerimizi hayal kırıklığına uğratmak istiyorsun, değil mi?
Evet, her zaman niyetim buydu: okuyucunun beklentileri ile oynamak. Bir yazar olmadan önce çok iddialı bir okuyucuydum ve hala öyleyim ve çok öngörülebilir grafikleri olan çok sayıda kitap okudum. Bir okuyucu olarak aradığım şey beni memnun eden ve şaşırtan bir kitap. Ne olacağını bilmek istemiyorum. Benim için hikaye anlatımının özü bu ve bu nedenle okuyucularımın artan ateşle sayfaları çevirmelerini istiyorum: sonra ne olacağını bilmek. Çoğunlukla fantezi türünde, kahramana sahip olduğunuz ve o seçilmiş olan birçok beklentisi var ve her zaman onun kaderi tarafından korunuyor. Kitaplarım için istemedim.
- Serinin ismi neden Buz ve Ateşin Şarkısı? Sur ve ejderhalar ve ötesi için mi?
Bu bariz bir şey ama evet, bundan fazlası var. İnsanlar Robert F.’in şiirinden etkilendiğimi söylüyor, doğru. Ateş aşk, tutku, cinsel şevk ve diğer şeylerdir. Buz ihanet, intikam ve buz… biliyorsun, insaniyetsiz bir soğukluk ve kitaptaki diğer şeyler.
- Bana biraz kadın karakterleri hakkında konuş, çünkü onlar çok çeşitli ... Lady Catelyn, Kraliçe Cersei, Asha Greyjoy, Melisandre, Tarth Brienne ...
Şey ... Farklı olmalılar çünkü farklı yaşam deneyimleri olan farklı kadınlar. Tüm kadınların aynı olduğuna inanmıyorum, erkeklerin hepsi aynı değil. Bence “tüm kadınlar… boş olanı dolduruyor” gibi yaptığınız herhangi bir ifade yanlıştır. Bu tür genellemeler sizi her zaman sıkıntıya sokar, bu yüzden kadın karakterlerimi Westeros'un Yedi Krallığı gibi cinsiyetçi ve ataerkil bir toplumda bile büyük çeşitlilikte sunmak istedim. Kadınlar farklı roller ve farklı kişilikler bulabilirler, bu yüzden farklı yeteneklere sahip kadınlar bir toplumda kim olduklarına göre çalışmak için yollar bulabilirler.
- GRRM savaş karşıtı biri ama “mutlak pasifist” biri kesinlikle değil.
submitted by griljedi to asoiaf_tr [link] [comments]


2020.07.29 15:04 griljedi GRRM 2003 Söyleşileri

Buradaki sorulara verilen cevaplar, önceki yıllarda yapılanlarla çelişkili olabilir zira GRRM’in geçen zaman içerisinde fikir değiştirdiği düşünülmektedir.
  1. Neden karakterleri öldürüyorsunuz?
Çünkü savaş, insanı iyi ya da kötü diye ayırt etmez (aklıma Nazik Adamın sözleri geldi, o da benzer bir şey söylemişti ölümle ilgili).
  1. En sevdiğiniz karakter kim?
Tyrion.
  1. Stannis, Jon Arryn öldürüldükten sonra Robert'ın tehlikede olabileceğine inanmak için sebebi olmasına rağmen neden Dragonstone'da aylarca sessizce oturdu?
Stannis’in yeterince güçlü bir temeli yoktu ama daha da önemlisi Stannis ve Robert yeterince yakın değildi. Bu yüzden onunla yakın olması halinde düşüneceği kadar Robert’a olan tehdidi göz önünde bulundurmamış olabilir.
  1. Ötekiler saf kötü mü? Yoksa nedenleri hakkında daha fazlasını öğrenecek miyiz?
Okumaya devam edin.
  1. Sansa, sadece güzelliğinden dolayı mı Littlefinger’a cazibeli geliyor, yoksa Catelyn'in kızı diye mi? Ben şahsen ilkini tercih ederim.
İkisi de.
  1. Ulukurtlar ve sıradan kurtlar çifteşip, yavru sahibi olabilir mi?
Tahminen. Sonuçta kurtlar ve köpekler melezleşebilir. Chihuahua ve Büyük Danimarkalılar da öyle.
  1. Ned Stark’ın herhangi bir amcası/dayısı ya da teyze/halası var mı?
Hayır.
  1. Gri Solucan’ın ve ırkının önemli olup olmayacağı, görüntüsü ile ilgili bazı şeyler sorulmuş: GRRM, bunun (ırkının) ya da kişisel hikayesinin, seride bir önemi olmadığını söyleymiş ve görüntüsünü tasvir etmiş. Gri Solucan genç, 20'li yaşların sonlarında. Bir hadım olarak yüzü pürüzsüz; sakal, bıyık, kirli sakal vs. yok. Asker, bu yüzden formda ama vücut geliştiricilerinin fiziğinde değil. Onu katı, sağlam bir adam görüyorum, belki de biraz tıknaz; orta boyda, kısa kahverengi saçlı. Lekesizler çok temiz olmak için eğitildiler, bu yüzden üniforması ve teçhizatı sade ve süssüz olsa da tertemiz. Ciddi bir yüz ifadesi var; Lekesizler fazla duygu göstermezler. Onun miğferinde, rütbesini belirtmek için üç sivri uç, çividen bahsetmiştim, sıradan Lekesizlerde bu bir tane. Kapitone bir tuniği, kısa kılıcı ve üç mızrağı var.
  2. Birçok kişi Kingslayer'ın Riverrun'dayken rehin olarak çok az değeri olduğunu veya hiçbir değeri olmadığını düşünüyor. Katılmamaya eğilimliyim. Benim sorum, Cat, Kingslayer'ı serbest bırakmasaydı, Kızıl Düğün yine de devam eder miydi? Ve eğer öyleyse, Ser Brynden hala Kingslayer'ın bir pazarlık aracı olarak sahip olduğu iyi bir konumda mı olurdu?
“Ya eğer...” sorularına cevap vermek çok zor, kimse bilmiyor. Tywin Lannister, düşmanları tarafından “rehinelerle” gözü korkutulacak bir adam değildi ama Jaime özeldi.
  1. Kitabın nasıl biteceğini biliyor musunuz?
Evet.
  1. Ne olur ne olmaz diye bir yere not aldınız mı?
Hayır. Hepsi kafamda, eğer ölürsem şansınıza küsün (7 ceddine söver, mezarında rahat ettirmeyiz).
  1. GRRM, ilk başta AGoT kitabındaki POVlarla tüm seriyi yazmayı planlamış ama sonra Stannis’in neler yaptığını göstermek zorunda olduğunu düşündüğü için yeni pov karakteri yazmaya karar vermiş. Lakin Stannis için bir POV yazmak istemediği için Davos karakterini yazdı. Geri kalanı da buradan yola çıkarak geldi.
  2. GRRM, POV'larını yazarken, (karakterlerin) sebeplerini ve arzularını kullanır. Ne istiyorlar? Neye ulaşmak istiyorlar? Onları tahrik eden nedir? Ne yapmalılar? Etik, ahlak, hırslar, vs. ... karışımın bir parçası.
  3. Beş yıllık atlama... George, ADwD’un flashbackleri ni yazdığını söyledi - geri dönüşler olacağını doğruladı- ve sonra sadece Myrcella'nın taçlandırılması ve ortaya çıkan Dorne sorununun sonuçları gibi şeyleri atlanamayacağını fark etti. Başlangıçta çocukları büyütmek için 5 yılı atlamak istiyordu. Ancak sabırsız olduğunu ve bu 5 yılda gözden kaçırmak için çok önemli şeylerin olduğunu fark ettiğini söyledi... Ve Rickon AFoC'de olmayacak. George'un kesin sözleri: "hayır, henüz yeterince büyük değil." ( **Fark edeceğiniz üzere 5. kitapta flashbackler falan yok. Olay şu; bu sırada yazar hala 6 kitapta seriyi sonlandırmayı umut ediyordu ama sonra işler umduğu gibi gitmedi 7 cilde çıktı. Haliyle hikaye genişledi ve uzadı, bu da kitaplarda ciddi değişimlere sebep oldu. Eski plana göre Myrcella 5. kitapta taç giyecek gibi görünüyor ama aşikar ki bu 6. kitapta olacak.**)
  4. Panele katılan kişi ejderhalarla ilgili bir soruyu yazılı olarak iletmiş sanırım ve biraz olayı karışık anlatmışsa da genel olarak ifade ettiği önemli ayrıntı şu... “SANIRIM ejderhaların aynı cinsiyette olmadığını belirtti. Sorumu aldılar ama cevabın bu olduğuna inanıyorum.”
  5. Westeros, güney yarım kürede değil ve Tommen “ommen(alamet)” ile kafiyeli (önemliyse, Reek sahnelerinde nedense bu kafiye meselesine takmıştı. Acaba Tommen, neyin alameti? :D ). Blackwood ve Brackens haneleri kadim düşmanlardır.
  6. Ejderhaların Dansı’nın 2. kere tekrar edeceğini ve bir kitabın konusu olacağını söyledi.
  7. Serinin ismi iki zıt bileşeni barındırıyor. Bu şekilde Westeros halkı için barış ve uzlaşma umudu olmadığını mı söylemek istiyorsunuz?
Hayır, ille de değil. Bence buz ve ateş, sevgi ve nefretin zıtlıkları, simgeledikleri her şey serinin neyle ilgili olduğu ile ilgili temalarından biri. Bunu kısaca özetleyemezsiniz ama bu kesinlikle bir parçası. İsmin açık bir anlamı olduğu gibi birkaç farklı seviyede anlam içeren isimleri seviyorum, ancak düşünürseniz ikincil bir anlam hatta bir üçüncül bile çıkarabilirsiniz. Burada uğraştığım şey bu.
  1. Jon’u dışlanmış bir piç olarak çizdin. Yine de en çekici karakterden biri. Jon’u “masa altındaki köpek” olarak tasarlama sebebiniz ilgi çekici olması için miydi yoksa piçliği onun karakterinin şekillenmesinde merkezi bir şey mi?
Neredeyse tüm karakterlerin bir şekilde kendi problemleri var. Ana POV karakterlerimin çok azı tüm cevaplara sahip ya da yaşamı boyunca kolay bir yola sahip. Hepsinin taşıyacağı yükleri var. Bazıları bir toplumda kadınlara mutlaka değer vermeyen ya da onlara çok fazla güç ya da bağımsızlık veren kadınlardır. Tyrion elbette kendi zorlukları olan bir cüce. Dany diğer insanların merhametine kalmış sürgün, güçsüz, parasız ve Jon bir piçtir. Bunlar karakterlerini şekillendiriyor. Hayattaki deneyimleriniz, yaşamdaki yeriniz kaçınılmaz olarak kim olduğunuzu değiştirecektir.
  1. Lord Stark, Jon'u gerçek bir oğulmuş gibi kabul ederken, Leydi Stark onu reddediyor ama ikisi de onun için gerçek anne-baba figürleri değil. Bu karmaşık ilişkiler sadece romandaki tüm kilit aileleri karakterize eden tipik aile yaşamının bir yansıması mıdır yoksa bu ilişkiler Jon'un karakterini şekillendirmede de merkezi mi?
Jon'un karakterini şekillendirmede kesinlikle önemlidirler. Lord Stark'ın Jon'a gerçek bir ebeveyn figürü olup olmadığına itiraz edebilirim. Jon ve Catelyn’den olan tüm çocuklarına karşı oldukça iyi bir ebeveyn figürüdür. Elbette, iyi bir baba veya ebeveyn figürü olarak nitelendirilenlerin standartlar, ortaçağ ortamında bugünkünden çok farklıdır, bu nedenle bu şeylere bakarken akılda bunun tutulması gerekir. Bugün biri sekiz yaşındaki oğlunu alıp başka bir ülkedeki aileye hizmetçi olarak gönderirse dehşete düşeriz, ancak orta çağda her zaman bu tür şeyler teşvik edilirdi.
  1. Ulu kurtlar, Stark çocuklarının ve Jon’un kimliğini tanımlıyor ve onların varlıkları her şeyi bir devinime sokuyor. Üçüncü kitapta Jon’un kurdunu kaybetmesi onun açısından ileride bir felakete neden olur mu?
Elbette üçüncü romanda da kurdunu geri alır. Üçüncü romanda Jon ve Ghost ile ilgili önemli bir nokta var. Romanda onu hissedemediği bir dönem var, onu daha önce olduğu gibi hissedemiyor, sonra tekrar hissedebiliyor. Bu küçük ama yine de önemli bir konu.
  1. Romanlar ortaya çıktıkça, Jon da tıpkı Dany'nin güney sıcaklığına ve ateşine yakından bağlı olduğu gibi, kuzey soğuk ve buzuyla giderek daha fazla özdeşleşiyor. Bu ikisi sonuçta Buz ve Ateş serisinin merkezi imajını somutlaştıracak mı?
Bu kesinlikle yorumlamanın bir yoludur. Bu okurlarımın tartışması için. Bu olası bir anlam olabilir. İkincil bir anlam veya üçüncül bir anlam da olabilir.
  1. Jon Snow'un karakterini şekillendirmek için gerçek dünya ilişkilerinden ve kişisel deneyimlerden yararlandınız mı yoksa tamamen hayal gücünüzün çocuğu mu?
Sanırım ikisinden de biraz... Bence nihai en önemli kaynak kendinizsiniz çünkü kendiniz dışında hiç kimseyi gerçekten tanımıyorsunuz. Sanırım tüm karakterde kendimdem büyük bir parça var ama farklı şekillerde kullanıyorum. Kafanın içine girip “Bu durumda olsaydım, ne yapardım? Ne hissederdim?” diye sormalısın. Nasıl olurdu? O karakter hakkında yazarken o karakter olmalısın.
  1. Kendinizi yakın hissettiğiniz bir karakter var mı?
Muhtemelen Tyrion. Tyrion hakkında yazmak çok eğlenceli. Keskin bir dili ve olaylara bu tür karanlık alaycı bakış açısı var. Bu bölümleri yazmak çok eğlenceli be o da bir yetişkin, bu da onu biraz daha kolay hale getiriyor. Çocuklar, özellikle küçük çocuklar yazmak zor. Sanırım Bran yazması en zor karakter çünkü büyük pov karakterlerinden en küçüğü.
  1. Jon'la bu kadar yakından ilişkili olan hayvan dönüşümlerini ne yapacağız?
Tüm Stark çocuklarının kurtlarla belirli bağlantıları vardı. Westeros'ta tüm bu büyük ailelerin armaları, taşıdıkları hayvan iddialarında belirli bir miktarda kimlik gerçekliği olduğunu düşünüyorum. Örneğin Lannisterlar kendilerini hep aslanlara benzetiyorlar ve "Beni kükrerken duy!" sloganı, hayata bakış açılarıyla ilgili belirli bir şekilde konuşuyor ama sanırım Starklar için, özellikle bu nesilde, bu ulukurtlar ile bunun biraz ötesine geçiyor. Onlar için kullanışlı bir mecazdan daha fazlası. (Winter is coming, bebeğim. )
  1. Stark çocuklarının direwolves ile ne kadar yakından bağlı olduklarından bahsettin ama şimdi Leydi öldüğüne göre Sansa ne durumda?
Kendi kurdunu kaybetti, bu yüzden bir bakıma bu, onu biraz başıboşluğa terk ediyor. Elbette Arya da kendinkini kaybetti, Nymeria’dan ayrıldı.
  1. Yine de dönüşümlerini yapmaya başladı? (karakter dönüşümü vs. demek istiyor sanırım)
Elbette.
  1. Leydi’nin Tazı ile yer değiştireceğinle ilgili bazı görüşler söz konusu, mümkün mü?
Ne? Ne kadar ilginç bir tahmin. Buna yorum yapmayacağım (güler).
  1. Bu sadece merak uyandıran noktalardan biri.
Okuyucuların kendilerinin çözmesi ve tartışmaları gereken şey. Bazen biraz eliptik olun.
  1. Bir noktada Bozrüzgar, Hayalet’i “onlardan biri ama onlardan biri olmayan” sessiz olarak simgeler. Ulu kurtlar çocukları yansıtıyor gibi görünse de Hayalet’in bu simgeselliği Jon'un bir şekilde onun çevresindeki insanların bir parçası olduğu, ancak yine de ayrı olduğu anlamına mı geliyor?
Oh evet, bence bu her zaman doğru. Winterfell'de bile kurtlardan önce bir çocukken Jon bir piçti. O garip biriydi. Geri kalanların hepsi çz kardeşler. O sadece bir üvey kardeş, bu yüzden onlara çok bağlı değil. Bazı durumlarda her şeyi kardeşleriyle paylaşabiliyordu, Robb ve hepsiyle beraber eğitim alabiliyordu ama sonra başka bir durum ortaya çıkar - kral kaleye gelir ve yüksek masada kimin oturabileceğini seçtiklerinde - orada hoş karşılanmadı. Yani o onlardan, ailenin bir parçası, kardeşlerin bir parças ama o ayrıca biraz ayrı da. Hayalet buna çok benzer. O albino, gürültü yapmayan biri, bu yüzden diğer ulurkurlarla bağlantılı ama ayrıca birbirinden ayrı.
  1. Obsidiyen’i “ejderhacamı” olarak nitelendirmenizde belirli bir sebep var mı?
Evet, var.
  1. Ejderhalar bir şekilde Ötekilerin ölümlü düşmanları mı?
Pek çok efsane var ve gelecek kitaplarda onlar hakkında daha fazla şey duyacaksınız, ancak Ötekiler ve ejderhalar hakkında birçok şey belki de şimdiki insanlar tarafından tam olarak anlaşılamıyor. Obsidiyen elbette volkanik camdır; dünyadaki muazzam ısı ve baskıdan oluşur. Ejderhaların kendisi yoğun sıcak yaratıklarıdır.
  1. Fantezi için obsidyene bir şey ekleyip eklemediğinizden emin değildim.
Tabii ki gerçek obsidyenin sahip olmadığı büyülü özellikler verdim. Sonuçta, sihri olmayan bir dünyada yaşıyoruz. Dünyamda sihir var, bu yüzden biraz farklı.
  1. Kral Muhafızlarının kalan kraliyet ailesi üyelerini korumak yerine neden Neşe Kulesi'nde Ned'e karşı durup savaşmayı seçtiğini açıklayabilir misiniz?
Kral Muhafızları kendilerine emirler veremezler. Krala hizmet ediyorlar, kralı ve kraliyet ailesini koruyorlar ama aynı zamanda emirlerine uymak zorundalar ve Prens Rhaegar onlara belirli bir emir verdiyse, bunu yapacaklardı. "Hayır, bu emri sevmiyoruz, başka bir şey yapacağız" diyemezler.
  1. Valyria’nın düşüşüne neden olan şey neydi?
Kitaplarda daha fazlasını öğreneceksiniz.
  1. Sur’un kuzeyindeki ulukurtları hiç duymamanın bir nedeni var mı?
Onlar soyu tükenmiş bir hayvandır. Çok büyük ve tehlikeli bir avcıdırlar ve insanlar muhtemelen onları avlamışlardır.
  1. Kara yemininin, Stannis'in Jon'a teklif ettiği şeyden başka şekilde iptal olmasının bir yolu var mı?
Tarihsel olarak değil ama elbette krallar her daim kuralları değiştirebilirler. Kral Muhafızları, Fatih döneminde, önceki tarihsel geleneklere yanarak, kurdu ve zaman içinde birkaç kural değişikliği oldu. Joffrey de kural değiştirdi ve yaşından dolayı Selmy’yi emekli etti, olağan şartlarda ölene kadar hizmet etmesi gerekirdi. Yani bunlar değiştirilebilir.
  1. Ötekilerin kılıcının hangi maddeden yapıldığını biliyor musunuz?
Buz. Lakin öyle sıradan bir buz değil. Ötekiler buzdan, hayal dahi edemeyeceğimiz şeyler ve nesneler yapabilir.
- Arya ve Sansa isimleri, karakterlerinin kutupsal karşıtlarını temsil eder; Arya sert bir isim iken Sansa daha yumuşak ve hoş bir isimdir.
- Parris, Arya’nın ölemeyeceğini ilan etmiş. GRRM bunu bir hayranın “Dany’yi öldürme iznin yok!” çıkışı üstüne söylemiştir.
- Gökkuşağı Muhafızları, Renly’nin cinsel tercihini temsil etmiyor. Bu daha çok KM için “beyaz” ve NW için “siyah” kullanılması gibi alakasız birkaç şeyin dorun noktası. Bir gökkuşağı, bir nesnede bir araya getirilen yedi renktir; onu kutsal üçlemenin İrlanda Katolik simgesi “yonca” ile karşılaştırdı; Renly de Yedi inancına mensup biri olarak bunu kullanmış yani; ayrıca yedinin takipçilerin tapınaklarda gökkuşağı prizmaları kullanıyor, bazı rahip-rahibelerde kolye olarak görmüştük (Yani tamamen “inanç simgesi” gibi bir şey o pelerinler. Belki Stannis’in yeni dinine karşılık olsun diyedir).
- Harrenhall’da bir çok şey oldu, bazılarını biliyoruz ama bazılarını bilmiyoruz.
- Mevsimler "tamamen fantezi temelli" dir. Bilim-kurgu tipi bir öğe yok.
( \*2003 yılına ait, bağlantı adresi olarak verilmiş, 2 tane söyleşi daha vardı ama siteler sanırım kapanmış, bu yüzden çeviri mümkün olmadı.** )*
submitted by griljedi to asoiaf_tr [link] [comments]


2020.07.03 02:00 Cratix16 Annem Babama Nasıl Verdi Acaba Neler Hissetti! Part 3

akşam incide takılıyordum ki babam bini çıktı yanıma kapıyı tıklattı.. okan mı beyaz mı? diye sordum. ikisinin de amk aç kapıyı dedi. doğru cevabı verdiğinden açtım kapıyı. lan bu ne hal? diye bağırdı. ne var halimde? dedim. oğlum delirtme çıkar şunları diyor. taktığım sütyeni kastediyormuş amk.. bu herifin dar kafalılığı öldürecek beni. baba merve'ye aldım takmadı, o kadar para verdim. boşa mı gitsin? tasarruf yapıyorum dedim. tasarrufunu giberim diye bağırınca çıkarmak zorunda kaldım. tek tek tuvaletleri gezip boşa su akıyor mu? diye kontrol etmeyi biliyor oç. biz tasarruf yapınca suçlu oluyoruz. takacak ya bana, bahane arıyor. konuyu değiştirmek için zaman lerzan mutlu'yu ne kadar değiştirmiş, farkında mısın? diye sordum, giblemedi. böyle zekiliklerim vardır. aşırı bir tepki aldığımda olayı yumuşatmak için parlak zekamı devreye sokarım. ters ters bakıyor amk.. sen ne demeye geldin baba? dedim. demiyorum lan sana bir şey baba da deme bana amk dedi ve çıktı. oha amk itirafı kest. delirmek üzereydim.. babam kimdi benim amk? bu konuyu hemen açıklığa kavuşturmalı, incide arkamdan konuşulanları haklı çıkarmamalıydım.
not: lerzan mutlu annem olabilir.
hemen indim aşağıya sordum anneme. benim babam kim? dedim. mal mal konuşma git başımdan diyor. babam babam olmadığını iddia ediyor, kim benim babam cevapla çabuk, yoksa bida odama almam seni dedim. öyle deyince tırsmış olacak gitti babama sen ne dedin bu çocuğa? diye çıkıştı. ben biraz uzaklaştım, dayaktan korktuğum için. zaten duydum sonra babam yakışıksız ifadeler dillendiriyordu hakkımda. bunlardan bir gib çıkmayacaktı, kendi yöntemlerimle öğrenmeliydim. merve'nin yanına gittim. kapıyla küs olduğumuzdan ona bir şey söylemedim ve tıklattım. zaten onla harcayacak zamanım da yoktu. merve açtı kapıyı, ne var? dedi. önce benimle insan gibi konuşmasını, daha sonra göğüslerinin bir ara fotoğrafını çekmemiz gerektiğini, bir iş için lazım olduğunu tembihledim. git abi pff xs gibilerinden bir şey söyleyecek oldu, tuttum saçından. söyle, geçen saklayıp da söyleyemediğin şey neydi? benim gerçek babam kim? annem başka kimlere veriyor? dedim. sesi çıkmadı.. söyle çabuk yoksa nermin'in face profiline yine mesut yar'ın kilo vermeden önceki hallerinin fotoğraflarını atarım diye tehdit ettim, defol diye karşılık verdi. bu kız tam bir kevaşe.. artık anlaşılmıştı, aile içinden doğru cevap gelmeyecekti. bir an önce farklı yollara yönelmeliydim.
not: aradığım sorunun cevabı nermin'de olabilir.
sabaha kadar gözüme uyku girmedi. face'den, twitter'dan ve inci'den çeşitli duyurular yaptım. babamın kim olduğunu bilenlerin acil bana ulaşması gerektiğini yazdım. küfürle cevap verenlere gerekli tepkileri verip evden fırladım. 1. kata indim, yine o kadın çıktı. eşiniz evde mi? dedim. hayır dedi. oha bu saatte gelmedi mi hala? diye bağırdım. herif ağır tokmakçı amk evine bile uğramıyor. saçmalama işe gitti dedi. yemedim tabiki ama onla uğraşamazdım. sizin kocanız benim annemi gibmiş doğru mu? dedim. ne diyorsun sen defol git falan dedi küfür müfür bir şeyler saydırdı. dur kapatma kapıyı cevap ver dedim, kapattı huur kapıyı. annemin tadına varmış biri bu karıya katlanıyor olamaz deyip babamın bu adam olmadığına karar verdim. karşı komşu firuze teyzenin kapısını çaldım. eşiniz evde mi? diye sordum.. yok dedi. kocanızı kastediyorum, evde mi? dedim. yok evladım diye karşılık verdi. firuze teyze belanızı gibtirmeyin hepinizin eşi mi memur amk saat 8 buçuk deyince, bir şeylerden korkuyor olmalı ki kapıyı hakaret ederek kapattı. firuze teyzenin kocası ihtimalini aklımda tutmalıydım. firuze teyze bir şeyler saklıyor gibiydi. sıra 2. kattaki dairelere gelmişti.
not: 1. kattaki kadının adını hala bilmiyorum.
  1. kattakilerden birini tanıyorum da 4 numaraya hiç gitmemiştim. o yüzden önce tanıdığımdan başlayıp aradaki samimiyeti kullanmaya karar verdim. kapıyı çaldım, aramızdaki samimiyete olan inancından dolayı açtı kapıyı. aramızdaki samimiyete güvenerek nassın mehtap teyze görünmüyon? dedim. beni görmekten şaşırmış olacak ki ters ters baktı. kocanız annemi gibmiş doğru mu? diye sordum. sorgu tekniğidir bu, annem itiraf etmiş gibi yapıp lafı alacaktım ağzından. böyle zekiliklerim vardır. insanlara aklımla küçük oyunlar oynar, keskin zekam karşısında çırpınışlarını izlerim. lafı değiştirmek için terbiyesizlik yapma oğlum git işine hadi deyip kapıyı kapattı. bunların hepsi niye böyle davranıyor amk? 1 insan gibi sohbet edebilen olmaz mı koca apartmanda.. kocasından şüpheleniyor belli ki. bu ihtimali de cebe koyup 4 numaraya gittim. çaldım kapıyı benim yaşlarımda bir kız açtı. eşiniz evde mi? dedim. eşim yok benim, neden sordunuz? dedi. kocanızı kastediyorum hanımefendi, evde mi çabuk diye ısrar ettim. öğrenciyiz biz söyle ne söyleyeceksen diyor. bir an öğrenci ve kız olduğunu aklıma getirince çok heyecanlandım ve birkaç saniye aralıksız bakıştık. fakat benden hoşlanıyor olması, sorgu tekniğimden kaçabileceği anlsevgi gelmiyordu. babanız annemi bafilemiş doğru mu? dedim, gülüyor amk. oha bulmuştum galiba.. bu diğerleri gibi kapıyı kapatmamıştı. tabi bu benden hoşlanıyor olmasından da kaynaklanabilirdi ama gözlerinden babasını saklamak istediği gerçeğini okudum. bak dedim ayağını denk al, şahsi meselemizi sonra halledelim dedim ve babasının msn adresini istedim. uğraşamam senle deyip kapıyı kapattı. nihayet elime gerçekçi deliller geçmişti. ayrıca behzat ç'deki şule'den sonra ilk kez bir kızın benden hoşlandığını hissetmiştim. bu da olumlu bir gelişmeydi. neyse edindiğim bilgileri aklımda tutup 3. kattakileri sorguya çekmek vardı sırada.
    not: mehtap teyze ve erdal beşikçioğlu liseden sınıf arkadaşı olabilir.
  2. kattaki sinirli teyze biraz beni korkutsa da kapıyı çalmak zorundaydım. açtı ne var? dedi. olaya yumuşak girmek için natalie portman'ın léon'daki halini hatırlıyor musunuz? dedim. anlamadım? evladım işim var noldu? dedi. acelesi kendini ele veriyordu açıkçası. bu tavrı şüphelerimi artırmıştı. hanımefendi dalga geçmeyin benle, kocanız nerde? dedim. napacan kocamı? diyor. aklı sıra lafı değiştirecek oç. kadın biraz yaşlı olduğundan sorumu dikkatli sordum. muhterem beyefendinin validem ile vakt-i zamanında izdivaç ettiğini teferrüc ediyorum dedim. söylediğime cevap vermeyip lafı değiştirmeye çalıştı. annenin haberi var mı geldiğinden? dedi. sanane annemden oç deyip ondan önce kapıyı ben kapattım. sonra da açmadı oç. şüpheliler listeme eklenmekten kurtaramamıştı kocasını... karşı daireye geçtim. kapıyı tıklattım. kapıyı açan kadına ''oha siz burada mı oturuyordunuz? kapıcı sanıyordum sizi.'' dedim. ne diyorsun sen? falan bir şeyler geveledi. eşiniz evde mi dedim. yok bana söyle ne söyleyeceksen bebek içeride yalnız dedi. bebek kimden? diye sorunca biraz sinirlenip kapıyı kapattı. bu millet mal amk. babam tembihlemiş herhalde hepsine, konuşmayın demiş. bu adam tam bir oç, böyle bir şeyi benden saklayabileceğini nasıl düşünür? neyse şimdi gitmem gereken tek bir adres kalmıştı. firuze teyze.. fazla beklemeden bizim kata çıktım.
not: bebek önder açıkbaş'tan galiba.
bizim kata çıkıp firuze teyzelerin kapısını çaldım. firuze teyze kapıyı açınca bir şey söylemesine izin vermeden ''haykırmaaaak istiyoruoooğğmmmm konuşamıyorum'' eserini ilhan irem'in tarzıyla seslendirmeye başladım. bu daha samimi bir sohbet gerçekleştirmemizi sağlayabilirdi. noldu evladım yine? dedi. bakın firuze teyze sevişmek doğal bir şey ve insanın bir ihtiyacı. günümüzde yıldız tilbe bile sevişiyor dedim. oğlum git hiç sırası değil dedi. ne sırası değil? bu saatte görmeyin siz de şu işi kardeşim dedim. kapıyı kapatıyordu ki koydum ayağımı araya korkmasını sağladım. bildiğiniz gibi böyle çevikliklerim ve böyle zekiliklerim vardır. bu hareketimde iki yeteneğimi bir potada erittim. napıyorsun oğlum sen? git evine yürü dedi. eşiniz annemi emmiş doğru mu? dedim. anlamadığım birkaç arapça cümle söyleyerek kapıyı kapattı ve kafamı karıştırdığını sandı. fakat bu hareketleriyle kendini ele vermiş oldu. çünkü firuze teyzenin arapça bilme ihtimali çok düşüktü. böyle basit hamlelerle aklımı karıştırmayacağından şüpheliler listeme kocasını ekletmekten kaçamadı. yeterli bilgiyi toplamıştım. şimdi eve gidip taylor swift'in love story şarkısı eşliğinde bir durum değerlendirmesi yapacaktım. kapıyı çaldım, annem açtı. nereden geliyorsun? diye sordu. konuyu değiştirmek için defne joy foster öldü 3 gün yas tuttunuz, 30 şehit öldü şimdi neredesiniz? dedim. mal mal baktı, fırsattan istifade odamın yolunu tuttum.
not: ilhan irem, taylor swift'e kanye west'in yaptığı ayıbı yapmazdı.
harun kolçak posterimi ters çevirip duvara astım. şüphelilerin isimlerini, yaşlarını, duyabildiğim kadarıyla haftalık sevişme sayılarını yazdım. o sırada babam geldi, kapıyı tıklattı. gel lan kahvaltı yap dedi. yeterli eti cinim olduğunu, kapımın önünü derhal terk etmesse merdivenlerle konuşacağımı, bir daha onu üst kata çıkarmayacağımı söyledim. öyle deyince korkmuş olacak ki hiçbir şey demeden aşağı indi. elimdeki delilleri ve düşündüklerimi facebook, twitter, inci'de paylaştım. msn iletimi ''alem arka olmuş.'' yaptım. insanlardan yardım istedim. fakat herkes oçlik peşinde olduğu için gerekli küfürleri gerekli yerlere iletip sosyal ortamdan da umudumu kestim. neden herkes bana karşı amk bir anlasam... daha sonra kapım çalındı, gelen merveydi. şaşırdım amk hangi dağda kurt öldü? diye sorup biraz gülümsedim. abi açar mısın kapıyı? dedi. önce soruma cevap ver dedim. abi aç şu kapıyı diye bağırınca daha fazla sinirlendirmemek için kapıyı açtım ve hangi dağda kurt öldü? derken gerçek bir soru sormadığımı, kendisine bir espri yaptığımı belirttim. yoksa 12 yaşında kız nerden bilsin amk nerde kim öldü * böyle esprili anlarım vardır. sivri zekamla beklenmedik espriler yapar, insanları aralıksız güldürürüm. neyse derdin ne merve? sütyensiz birini odama almadığımı biliyorsun, acele et dedim. bir fotoğraf çıkarıp, abi bu iğrenç şeyi niye yatağımın altına koydun? dedi. o iğrenç dediği şeyin david fincher'ın 25 kare tekniği olduğunu ve fight club'ın final sahnesinde bulunduğunu belirttim. merve iyi kız, hoş kız da cahil biraz galiba.. bir daha yapma böyle şeyler yeter artık dedi. konuyu değiştirmek için bu yaşar nuri öztürk saba tümer'e neden bu kadar sinirli? diye sordum. aklı karışmış olacak ki cevap vermeden çıktı odadan. ben de işime bakmaya devam ettim.
not: helena bonham carter yaşar nuri öztürk'ten hoşlanıyor. ikisinin de 3 ismi var.
duvardaki yazdıklarıma bakarak bir süre düşündüm. daha sonra benden hoşlanan öğrenci kızla şükran teyzenin akraba olduklarını farkettim. bu da firuze teyzenin kocasının benim babam olma ihtimalini kuvvetlendiriyordu. indim aşağıya annem mutfakta bir şeylerle uğraşıyordu. anne firuze teyzenin kocasıyla nereden tanışıyorsunuz? dedim daha mevzuya girmeden. böyle zekiliklerim vardır. konuya farklı bir yerden girer, karşımdaki insanın aklımın oltasına düşmesini beklerim. fakat annem git başımdan, uğraşamam gibi basit kelimelerle beni başından atmaya çalıştı. yemedim tabiki, ama yine de çok üstüne gitmeden lafı ağzından alıyım diye kim kardashian'ın en küçük kız kardeşinin model olmak istediğinden bahsettim. yine aynı basitlikte cümlelerle lafı geçiştirmeye çalışınca kafasını karıştırmak için requim for a dream'in ne kadar overrated bir film olduğundan bahsettim ona. fakat kadına işlemiyordu. anlaşılmıştı, çözülmesi için biraz daha zaman vardı. ben de yukarı çıkıp biraz kafamı dağıtmalı, başka şeylere yoğunlaşmalıydım. bu kadar düşünmek bana bile fazla gelmişti. inci'ye girip semiha berksoy ferresi yolla diyene yolluyorum başlığı açtım. pek ilgi görmeyince twitter'a girip birkaç güldüren şaka yaptım. kimse rtlemeyince face'e girip liseden arkadaşım pelin'in duvarına halil sezai paracıklıoğlu senden hoşlanıyor yazdım. 2 dakika sonra kaldırdı gönderimi oç. herkes bana karşı amk böyle dünyanın necati ateş'ini gibiyim deyip uykuya dalmaya karar verdim ve yatağa yattım. bir an önce sabah olmasını ve planlarımı hayata geçirmeyi istiyordum.
not: pelin kim kardashian'ın erkek kardeşine veriyor. eminim...
sabah kalktım erkenden reserved ne demek ola ki amk? diye düşündüm biraz. daha sonra quentin tarantino'nun adını hatırlayamadığım bir filmine gönderme olduğuna karar verip işe koyulmayı tercih ettim. merve'nin odasına inip biraz kapıyla dertleşmek istedim, fakat cevap vermedi oç. tüm dünya bana karşı birleşmiş amk deyip eticin+cappy i mideye indirdikten sonra firuze teyzelerin daireye indim. kapıyı tıkladım, açan olmadı. fakat içerde ayak sesleri vardı amk uyuyor olamazlardı. böyle zekiliklerim vardır, şeytanı ayrıntıda arar, aklımı kullanarak yerinde gözlemler yaparım. açmaları için kapıyı daha sert vurmaya başladıktan sonra firuze teyze açtı kapıyı. bir şey dememe izin vermeden bak çıkacam söyleyecem artık sizinkilere yeter böyle oğlum, acıyorum ses çıkarmıyorum dedim. sen kimsin bana acıyorsun firuzan teyze? kocanı çağır dedim. adını firuzan olarak telaffuz ettim ki onu önemsemiyor gibi bir görüntü verip, karşımda ezilmesini sağlayım. böyle hınzırlıklarım vardır. kocamı çağırırsam dayak yersin, git bak dedi. babam değil mi? döver de, sever de.. karışmayın çağırın dedim. ne diyorsun oğlum sen, çık elimi belada koyma diyor oç. eğer kocasını çağırmassa zabıta ya da pakize suda'yı çağıracağımı belirttim. fakat kadın oralı olmadı.. yetmezmiş gibi kapıyı yüzüme kapattı. oğlunuz büyüyünce önder açıkbaş gibi olacak hepiniz oç siniz deyip bizim daireye çıktım. konuyu manevi babama açma vakti gelmişti.
not: reservedla ilgili filmde pakize suda oynuyordu galiba.
kahvaltı masasına oturup bir süre herkesin uyanmasını bekledim. o sırada abraham lincoln'ün annemle ne ilgisi olabilir? diye düşündüm. neyse ki ilk uyanan babam oldu. napıyon lan burda? uyumadın mı? dedi. uyuduğumu, çünkü beynimin en fazla uyurken geliştiğini belirttim. beynini gibiyim gibilerinden ucuz bir laf etti. bu adamın aklı sıra benle taşak geçmesi çok sinirlerimi bozuyor. manevi babam olduğunu öğrendikten sonra bıçaklamayı düşünmüyor değilim. neyse buna daha fazla takılmayıp onu popülasyon genetiğinin kurucuları ingiliz biyologlar ronald fisher ve j.b.s. haldane için 1 dakikalık saygı duruşuna davet ettim. giblemedi oç.. tabi ben hiç bozmadan duygulu bir 1 dakika yaşadıktan sonra konuya girmeye çalıştım. fakat bu oç döver diye yavaş yavaş bahsetmeliydim içimdekilerden. ilk insan ademse ya bu kızını gibti, ya da oğulları kız kardeşlerini? diyerek bir sohbet konusu açmaya çalıştım. sabah sabah sürünme yine.. diyince olayı mantık boyutundan şiddet boyutuna taşımamak için lafı uzatmadım. önce sevecen olmalıydım. bak dedim sen de bu yaşıma kadar büyüttün ettin, aç susuz koymadın eti cinim ekgib olmadı sağol dedim. ne diyon sen amk? diyor oç hala işin gırgırında. baba, bak hala baba diyorum sana. sen kim olduğunu söylemedin ama ben gerçek babamı buldum dedim. ilk başta şaşırdı, sonra zekama şaşırmış olacak ki hafif gülümsedi. kimmiş? dedi joe biden dedim. oç kahkaha atıyor karşımda. ne gülüyorsun amk baktım netten ben joe biden türkiye'yi başkan yardımcısı olmadan önce defalarca ziyaret etmiş dedim. oğlum bak sinirleniyorum, gibtir git diyor bana muallaknin evladı. hayır dedemi tanımasam manevi babama böyle söylememem gerektiğini düşünücem. ama biliyorum dedemi, kesin muallaknin evladı bu. az önce buraya gelip düşünmeye başlayana kadar firuze teyzenin kocası sanıyordum. o da bafiliyor annemi ama benim babam o değil, az önce düşününce farkettim dedim. ayağa kalktı bu hiçbir şey demeden üzerime yürüdü. şiddet çözüm değil, mantıklı ol. joe biden olmayacak da kim olacak? bunu daha önce düşünmemiş olmam saçma değil mi? diyecektim saç.. diyebildim. ağzıma burnuma daldı amk. bu kez farklı oldu biraz. 1 dişim kırıldı, gözüm 10 dakika içinde hafif morlaştı. elmacık kemiklerim çok acıyordu. vurdukça da kesmedi öncekiler gibi oç. neyse bıraktı gidiyordu sen benim maddi babam değilsin dövemezsin beni diye bağırdım. maddi o anlamda kullanılmaz gerizekalı diye yanıt verip odasına gitti. hmmmm bunu biraz düşünmeliydim.
not: ronald fisher, joe biden'ı duşta seyretmiş.
bir süre burnumdan yere damlayan kanları izleyip kafamda robert downey jr.'ın sherlock holmes performansını değerlendirdim. annem uyanmış amk o geldi ne oldu yine? ne bu halin? salim allah belanı versin deyip ağlamaya başladı. haltları sen yiyorsun, dayağını ben yiyorum anne dedim. ne yaptın yine gerizekalı? sorusuyla karşılık verdi. joe biden'ın babam olduğunu manevi babama söylediğimi belirttim. gözlerinden okudum bir yıllar öncesine gitti.. hiçbir şey demedi, ilk yardım gereçlerini getirdi. bunların yararı olmayacağını, acil bana merve'nin ojelerinin lazım olduğunu söyledim, takmadı. benim de kalkıp onları getirecek halim yoktu açıkçası. her tarafım acıyordu. daha sonra babam oç geldi annemle sırtladılar beni odama taşıdılar. güya şefkatli görünüp joe biden'ı aramama, onları terk etmeme engel olacak oç. ama yağma yok.. iyileştikten sonra ona gününü göstermeye karar verdim. gözlerim dolacak gibi oldu, kendimi tutmak için youtube'a girip harun kolçak'ın ''gir kanıma'' klibini izledim. biraz daha iyiydim.. biraz kafamı farklı şeylere odaklamam gerekiyordu yine. zeki insanların da dinlenmeye ihtiyacı vardır. o yüzden kafamdaki bir diğer önemli soru önder açıkbaş nasıl ünlü oldu? ya yeniden cevap aramaya çalıştım. kendisinin okan bayülgen ile eşit iq'da olduğunda bir kez daha karar kıldım ama dediğim gibi bunu zaten biliyordum. bana daha farklı argümanlar lazımdı.
not: babam oç önder açıkbaş'a kızıyor, sinirini bizden çıkarıyor.
neyse google görsellerden ibrahim erkal fotoğraflarına bakıp sakinleştikten sonra youtube'a girip mustafa karadeniz kamera şakaları izledim. artık iyiydim... şimdi joe biden'a ulaşmak lazımdı. twitter'da kendisini followlayıp birkaç mention attım. facebook duvarıma joe biden beni bul, konuşmamız gerek yazarak telefon numaramı paylaştım. son olarak serkan inci'ye pm atıp beni joe biden ile tanıştırmasını rica ettim. bu ikilinin liseden arkadaş olduğunu düşünürken keşfetmiştim. her tarafım ağrıdığından aşağı inemezdim. anneme seslenip gelmesini söyledim. gelince robert plant'in vokalistliğini yaptığı efsane ingiliz rock grubunun ismini sordum. bilemedi cahil oç... yine de içeri aldım çünkü durum ciddiydi. annem içeri girince manidar olsun diye youtube'dan metin ışık'ın lay lay lom eserini açtım. böyle zekiliklerim vardır. yaptığım eylemlerle insanlara mesajlar verir, onları beynimin labirentlerine davet ederim. ne diyorsun söyle çabuk? bir ihtiyacın mı var? dedi. anne joe biden'a acil ulaşmam lazım. telefon numarası vardır sende, versene.. dedim. hiçbir şey demeden çıktı odadan oç. beni peydahlamayı biliyorsun. o zaman bazı sorulara da cevap vereceksin amk. neyse ben yeteri kadar zekiydim, kimseye ihtiyacım yoktu. açtım yeniden twitter'ı baktım beni ne followlamış, ne sorduğuma cevap vermiş. bu beni biraz üzdü. herkesten sonra onun da bana sırtını dönmesi fazla ağır olmuştu. tavrımı anlasın, kendine çeki düzen versin diye son kez ''followa follow aqar agaaaaaaa'' yazıp kendisini unfollowladım. baktım facebook'taki çağrıma da cevap verdiği yok, dikkat çekmek için gönderimin altına ''a tempest of siblings, business and fame engulf olympic decathlete bruce jenner and paparazzi fave kim kardashian as their huge hollywood families collide.'' yazdım. hani adam ingilizce biliyor ya.. o açıdan. böyle zekiliklerim vardır. her bireyi kendi başına, kendi şartlarıyla değerlendirip onları aklımın kapanına sokarım. inci'deki inboxım da hala boş olduğuna göre biraz daha beklemem gerektiğine, bu sırada hegel şükran teyze akrabalığının ne anlama geldiğini düşünebileceğime karar verdim.
not: mustafa karadeniz hegel'i çok komik şakalardı.
sağ dizimdeki, dirseklerimdeki ve elmacık kemiğimin üst kısımlarındaki morluklara merve'nin daha önce kaçırdığım ojesini sürüp biraz dinlenmeye çekildim. 2-3 saatlik bir uyku çektikten sonra inci'ye girdim. inboxım hala boştu. serkan inci'ye sen git hala fakir gibi dilen, bir işimize yardımcı olma oç yazdıktan sonra balkona çıkıp ela'nın gelmesini bekledim. bir kere de sözünde dur amk kızı yaralıyız bir de. tam 45 dakika bekletti. ben de daha fazla beklemedim ki tavrımı anlasın. böyle zekiliklerim vardır. gerekli durumlarda sinirimi beynimin kıvrımlarıyla harmanlayıp ortaya akıl ürünü, zekice tepkiler çıkartırım. kapım tıklandı, gelen manevi babammış. steven spielberg mü? david lynch mi? diye sordum. gibtirme onları bana aç şu kapıyı dedi. bu adamda gelişme var amk. bu ara hiçbir soruyu kaçırmıyor. doğru yanıtı duyar duymaz açtım kapıyı. buyur ne vardı? dedim. oğlum bir an aşırı sinirlendim, böyle olsun istemezdim, kusura bakma dedi. joe biden'a ulaşacağımı anlayınca arkaü tutuştu oç nin. yine de asıl niyetini anlamamazlıktan gelerek olur böyle şeyler baba dedim. aferin bak, yarak yarak konuşma adam ol şöyle diyor. güzel ortamı bozmamak, lafı değiştirmek için dostoyevski'deki st. petersburg tasvirleri başka kimde var allasen? diye sordum. aval aval baktı. bak baba dedim, madem yapıcı konuşuyoruz. ben önemli değilim, artık düşünme beni.. ben bakarım başımın çaresine dedim. aferin oğlum dedi. ama merve adına endişeleniyorum baba, face'den sınıfındaki erkek arkadaşlarıyla konuştum kimseyle sevişmemiş dedim. daha lafa devam edecektim kalktı gidiyor saygısız oç.. dur dedim nereye gidiyorsun amk? almayım ayağımın altına bak zor tutuyorum kendimi diyor. bu adamın pgibolojik desteğe ihtiyacı var amk. olur olmaz yerde dayak atmaya çalışıyor. merdivenlerden inerken annen yemek hazırladı getirsin odana söyleyim de dedi. annemden sanane oç deyip kapıyı kapattım, üzerine kitledim.
not: ela'yı david lynch'e yar etmem. niyetlerinin farkındayım ama bu asla olmayacak.
baktım face'e, twitter'a joe biden'dan hala ses yok. bu annem de 1 kere olsun adam gibi adama vermiyor amk. babam olma ihtimali olan herkes oç. neyse çıktı annem yemek getirdim aç kapıyı diyor. önder açıkbaş nasıl ünlü oldu? dedim. oğlum aç kapıyı uğraşamam senle diye karşlık verdi. fakat yağma yoktu. şu sorularıma bu evde artık cevap verilecek amk. ciddi bir şey soruyorum, önder açıkbaş nasıl ünlü oldu? diyerek sorumu tekrarladım. buraya bırakıyorum yemeği alırsın dedi. açtım kapıyı pilav nohut var.. üzerine vişneli cappy döküp afiyetle yedim. tam hatırlayamadığım bir şeye sinirlenip boşların olduğu tepsiyi yatağın altına sakladım. harun kolçak'ın gir kanıma klibini izleyip sakinleştikten sonra yeniden joe biden'ı bulmanın yollarını aradım. birden joe biden'ın bizim apartmandaki öğrenci kızın akrabası olduğu aklıma geldi. o kızla hemen konuşmalıydım. evden çıkmama izin vermeyeceklerinden üst kattan sıvışmaya karar verdim. böyle zekiliklerim vardır. insanların benim üzerimde kurmaya çalıştıkları baskıya, onlara akıl oyunları yapıp, beklenmedik anda beklenmedik eylemlerde bulunarak cevap veririm. yürümekte zorlandığım için kızın katına inmem 15 dakikamı aldı. ama sonunda varmıştım. tıkladım kapıyı, açtı. konuya alakalı bir yerden girmek için bu model grubunun solisti neden spastik kız çocuğu taklidi yapıyor? diye sordum, gülümsedi. bu olumlu bir gelişmeydi, balık oltaya geliyordu. ne vardı? dedi. joe biden'ın telefon numarası lazım dedim. o kim? diyor amk. yeni nesil ecdadını akrabasını tanımıyor ayıp oç dedim. şaşırmış görünüyordu.. daha sonra anlamlı bir sosyal mesaj vermek için ''ecdad tarih yazmış, torun okumaktan aciz.'' diye bağırdım. ehehe ne kullanıyorsan aynısından istiyorum deyip kapıyı kapattı. oha! oha oha oha oha wowwww... ekşici lan bu dedim. espriyi kest dedim. telefon numarasını alamasam da kızın ekşici olduğu bilgisine ulaştım. bu da joe biden ile ekşiyi direk ilişkili kılıyordu. zaten daha önce şüphelendiğim bir durum olduğundan bir an önce odama çıkıp bunun üzerine düşünmeye karar verdim. yaklaşık yarım saat sonra kimseye farkettirmeden odamdaydım.
not: öğrenci kız geceleri evinde harun kolçak'ı misafir ediyor.
daha sonra odamda enrique iglesias'ın hero klibini izlerken joe biden-ekşi ilişkisini düşündüm bir süre. tüm bu karışıklığın arkasından roberto baggio'nun çıkabileceğini tahmin ediyordum. twitter'da ve facebook'ta durumumumu edit:imla diye güncellendim. birkaç film izledim beğenmedim, birkaç şarkı dinledim ağır eleştirdim. aralarına sızarsam belki daha kolay çözülürler diye düşündüm. böyle zekiliklerim vardır. insanlara yakın davranıp bana güvenmelerini sağladıktan sonra onları beynimin duvarlarına hapsederek istediklerimi vermelerini sağlarım. fakat 2 saat boyunca kimseden ses çıkmamıştı. merve'nin odasına inip konuyu kapıya açmaya karar verdim. indim aşağıya, bak dedim kapı; aramızda çeşitli gerginlikler, hoş olmayan olaylar yaşandı. gel geçmişe bir sünger çekelim. dedim. hiç cevap vermedi oç. yine de büyüklük bende kalmalıydı. eğer barışmak istersen ben odamdayım, harun kolçak dinleyip birbirimize el şakası yaparız dedim. tamam gibilerinden kolunu oynattı. merve açtı kapıyı.. napıyorsun abi burda? diyor. hiç dedim bir meseleyi hallettik. bak merve dedim kaç gündür babamı arıyorum ve kendisine ulaşmama ramak kaldı. ona ulaştıktan sonra sizi terk edecem. aklım sende kalarak gitmeyim, şu aldığım sütyenleri kullan artık dedim. bak çağırırım babamı? diye tehdit ediyor oç. hemen konuyu değiştirdim. bu egemen bağış ne komik adam değil mi? seviyorum vallahi dedim. o kim abi diyor cahil oç. hem sütyensizsin, hem cahil daha fazla muhattap olamam deyip odayı terk ettim. giderken kapıya selamımı çaktım. daha sonra apartmandaki daireleri gezip behzat ç. izleyip izlemediklerini sordum. verilen cevaplara göre apartmandaki oçlik oranını hesapladım. sonuçlar beni üzmüştü.
not: roberto baggio ve akbaba aynı kızdan hoşlanıyorlar.
ertesi gün akşsevgi kadar incide takıldım, eti cin yedim, ela'yı bekledim vs.. akşam olduğunda aşağı indim. herkes salondayken mandalina aşıracaktım. sesimi duymuş olacaklar ki manevi babam salona çağırdı, gittim. ne vardı? dedim. gel yanımızda otur, dizi izleyelim dedi. arkaü tutuştu oç nun.. yine de annemin hatırına oturdum. hiç ağzımı açmadan 20 dakika bekledim. daha sonra fatmagül'ün teyzesine sinirlenip masanın üstündeki bardağı televizyona fırlatınca babam elinin tersiyle suratıma bir tane yapıştırıp odadan kovdu. üvey baban mı var derdin var amk.. neyse odama çıkıp bir süre astrofizik üzerine düşündüm, hubble ultra derin alanını seyrettim. bundan da sıkılınca şükran teyzelerin kapısını çalmak için üst kattan sıvıştım. kapıyı tıkladım, şükran teyze açtı. oo nasılsın şükran teyze, mehmet amca yok mu? dedim. var içeride demeye kalmadı o oç da geldi. kapat kapıyı şükran diyor oç.. mehmet amca babam karınızı tokmaklıyorsa sorunu onla çözün, zaten kendisi öz babam bile değil dedim. git elimden kaza çıkacak diyor amk oğlu. neyse alt kata benden hoşlanan öğrenci kızın dairesine indim, kapıyı tıklatınca hemen açıyor. bu çok iyi bir özellik. insan ilişkilerinin etik kuralları gereği naber? dedim. iyi canım sen diyor. bu da hemen atacak kapağı oç.. ağırdan al kızım. evlenecez demedik. canım manım ne ayaksın? neyse kardeşimin pedi bitmiş de sizden alabilir miyiz? dedim. tabi dedi. ama mümkünse kullanılmış olsun diye rica ettim. öyle deyince bir döndü kaç yaşında senin kardeşin? diyor. ne alakaysa amk bu kızın kafada bir kırıklık var. 12 ne oldu da? dedim. kapıyı yüzüme kapattı. amk sen bana naz yapacan diye kardeşim zor durumda kalacak bencil oç. ilişkimizle ilgili meseleleri bire bir halledelim kızı niye mağdur ediyorsun? bunları söylemek için kapıyı bir kez daha tıkladım, yine açtı sağ olsun. konuya farklı yerden girip tepkisini azaltmak için plüton'a da çok ayıp ettiler ha.. dedim. ya arkadaşım ne istiyorsun benden? dedi. 1 ped rica ettik küfretmediğin kaldı. aramızdaki sorunları baş başa halledelim, şimdi pedi ver dedim. annenle tanışıyoruz, ona bir bir söyleyecem bunları deyip kapıyı kapattı. sanana annemden oç deyip kapıya bir tekme attım ve ben de yukarı çıktım. manevi babam çağırdı yanına, gittim. he dedim, noldu? haftaya azize halanlar geliyormuş, 1 hafta kalacaklar dedi. burcu bakireyse almam eve deyip odama çıktım. azize halam ilginç bir kadındır.. daha önce mehmet amca ve 1. kattaki kadının kocasıyla kısa süreli ilişkiler yaşadı, yürütemedi. gençliğinde mehmet demirkol ile 2 yıllık bir beraberlik yaşamış. şimdi bizim süleyman enişteyle evli görünüyor.
not: benim manitanın babasıyla süleyman eniştenin sık sık öpüştüğünü duydum.
halamların geleceği gün erkenden kalktım. vücudumun kıldan muzdarip yerlerini tıraş ettim. duşumu alıp, kolonyamı sürdükten sonra artık hazırdım. annemler aşağıda hazırlıkları tamamlamıştı. annem geleceklerinden dolayı baya sevinçli görünüyor ama eniştemin gelmediğinden haberi yok herhalde. 2 yıl önce yazlıklarına gittiğimizde eniştemle mutfakta buluşuyorlardı. gözlerimle gördüm.. neyse kapı çaldı indim hemen aşağı. halamlar geldiler falan, burcu ve ekrem de gelmişti. ekrem oç benim hasmım.. benden nefret ediyor biliyorum. yine de burcu'nun hatrına ona katlanmak zorundayım. neyse halamın elini öptüm burcu'yu öptüm falan. tokalaşma merasimi vs.. merve malıyla burcu bir garip hareketler yapıyorlar, ilginç sesler çıkarıyorlar falan. ne yapmak istediklerini tam anlamadım ama sonunda sarıldılar da olay tatlıya bağlandı allahtan. neyse salona geçtik biraz sohbet etmek için. annem açlığınız var mı? diye sordu. ne biçim soru soruyorsun anne, yıllardır giriş katında kirada oturuyorlar? dedim. sen sus diye yanıt verdi. bu kadın tam mal ya.. neyse sen nasılsın oğlum? diye sordu halam. iyiyim hala kız arkadaşım ve yeterli eti cinim var. sen nasılsın? dedim. biz de iyiyiz çok şükür dedi. nasıl iyisin hala? burcu'nun hala göğüsleri büyümemiş. ne rahat insanlarsınız? dedim. babam gibtir ol git gelme buraya diye kolumdan sürükleyerek odadan kovdu. oç 2 dakika hasret gidermemizi de kıskandı. gerçek babam olmadığını sanırım halam da bilmiyor. telaşı ondan... neyse merve'lerin odasına gidip burcu ile merve'yi beklemeye karar verdim. beraber yatacaklardı çünkü.. onlarla etraflıca bu göğüs meselesini konuşmalıydım. gittiğimde kapı kilitli değildi, girdim içeri. kapıyla 5 dakika kadar sohbet ettikten sonra merve ile burcu geldi. kevaşe merve abi ne işin var burda? çık diyor oç. bekle dedim burcu'ya bir şey sormam lazım. sor abi dedi burcu. ekrem hala kızgın mı bana? dedim. niye ki? dedi. ben ten kol saatini cinsel uzvuma taktığımdan beri bana hep ters davranıyordu dedim. yok abi seviyor seni dedi.. oç ekrem o imajı yaratmış ailesinde bilerek.. böyle şeytanlıkları vardır. asıl düşündüğünü son ana kadar söylemeyip, olayların istediği gibi şekillenmesini ister. açıkçası ekrem'den korkuyordum ve bu konuyu annem benim için çözmeliydi. gittim mutfağa annemi yanıma çağırdım. korkumu belli etmemek için konuya farklı yerden girerek okul filmi vardı taylan biraderlerin, sinem kobal oynuyordu. ne korkmuştuk değil mi? dedim. cevap vermiyor oç.. bak anne dedim bu ekrem beni üzüyor. garip hareketleri var deli gibi bir çocuk bu. ayrıca biliyorum ki benden kurtulmanın planlarını yapıyor, benden nefret ediyor dedim. saçmalama oğlum 8 yaşında çocuğun senle ne derdi olsun? diyor oç. ölsem gitsem umurlarında değilim.
not: ekrem okul filminden daha korkunç.
submitted by Cratix16 to kopyamakarna [link] [comments]


2020.03.27 18:35 karanotlar Yuval Noah Harari Koronavirüs Sonrası Dünya

Yuval Noah Harari Koronavirüs Sonrası Dünya
İsrailli tarihçi ve yazar Yuval Noah Harari’nin 20 Mart’ta Financial Times’ta yayımlanan, “Koronavirüs sonrası dünyaya totaliter gözetleme rejimleri mi, yoksa küresel dayanışma mı hâkim olacak?” başlıklı yazısını Okan Yücel çevirdi.
https://preview.redd.it/fmowedyo39p41.jpg?width=540&format=pjpg&auto=webp&s=27d2a19c1dcda276632a9d1d3d3e6d3384e71e66
“İnsanlık şu an küresel bir kriz içinde. Muhtemelen bizim neslimizin en büyük krizi bu. Hükümetlerin ve toplumların alacağı kararlar büyük ihtimalle bizim gelecek onlarca yılımızı belirleyecek. Yalnızca sağlık sistemimizi değil, ekonomiyi, siyaseti ve kültürümüzü de şekillendirecek. Çabuk harekete geçmeli ve kararlı olmalıyız. Aksiyonlarımızın uzun dönemli sonuçlarını da hesaba katarak hareket etmeliyiz. Alternatifler arasından en iyisini seçerken sadece ani tehditlere karşı nasıl çözüm üreteceğimizi değil, bu fırtına geçtiği zaman nasıl bir dünyada yaşıyor olacağımızı da düşünmeliyiz.
“Bütün ülkeler sosyal deney haline geldi”
Pek çok kısa vadeli acil önlem artık hayatımızın önemli bir parçası olacak. Acil durumların doğası böyledir. Tarihi süreçleri hızlandırırlar. Normalde uzun yıllar düşünülerek verilmesi gereken kararların birkaç saat içinde verilmesi gerekir. Henüz tam anlamıyla hazır olmayan ve hatta tehlikeli teknolojiler hizmete sunulur, çünkü hiçbir şey yapmamanın riski daha büyüktür. Şu an pek çok ülke bir sosyal deney haline geldi. Herkes evden çalışırsa ve iletişimi belli bir mesafeden uzakta gerçekleştirirse ne olur? Bütün okullar ve üniversiteler çevrimiçi eğitim verirse ne olur? Normal zamanlarda hükümetler, şirketler veya okulların girişmeye gerek görmeyeceği uygulamalar şu an yürürlükte, çünkü normal bir zamandan geçmiyoruz.
Bu kriz anında oldukça önemli iki seçimde bulunacağız. İlk seçim totaliter gözetleme mekanizması ile yurttaşların güçlendirilmesi arasında, ikinci seçim ise milliyetçi izolasyonizm ile küresel dayanışma arasında olacak.
Tepeden tırnağa gözetim
Salgını durdurmak için bütün toplumların uyması gereken standart kurallar bulunuyor. Buna ulaşmanın iki ana yolu var. İlk yolu hükümetlerin vatandaşları takip etmesi ve kurallara uymayanları cezalandırması. İnsanlık tarihinde ilk kez bugünkü teknoloji sayesinde herkesi her zaman takip etmek mümkün. Bundan elli sene önce KGB bütün Sovyet toplumunu 24 saat boyunca izlemeyi hayal edemezdi. KGB insan etkinliğine ve analistlere güvenirdi. Her vatandaşın başına bir kişi dikemezsiniz. Ancak artık hükümetler bu konuda insan gücü yerine kuvvetli algoritmalara ve teknolojilere güvenebilirler.
Koronavirüs ile mücadelede pek çok hükümet şimdiden gözetleme politikası uygulamaya başladı bile. En büyük örnek de Çin. İnsanların akıllı telefonlarını yakından takip ederek, milyonlarca yüz tanıma kamerası kullanarak, insanların ateşlerini ölçüp raporlamalarını sağlayarak Çin hükümeti yalnızca koronavirüs taşıma şüphesine sahip insanları tespit etmekle kalmıyor, aynı zamanda hareketlerini takip edip kimlerle temas kurduğunu da öğrenebiliyor. İnsanlara enfekte olan bir hastadan ne kadar uzakta olduğunu söyleyen çok sayıda mobil uygulaması var.
Bu teknolojilerin kullanımı sadece Doğu Asya ile sınırlı değil. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, İsrail Güvenlik Ajansı’na kısa süre önce normalde terörizmle mücadelede kullanılan gözetleme teknolojilerini koronavirüs hastalarının takibinde kullanma yetkisi verdi. Meclis alt komisyonu bunu reddedince geçici olan acil durum yasası ile bu hakkı tanıdı.
“Salgın, gözetleme uygulamaları açısından bir dönüm noktası teşkil edebilir”
Bunların hiçbirinin yeni uygulamalar olmadığını söylüyor olabilirsiniz. Ancak son yıllarda hem şirketler hem de hükümetler insanları takip etmek, gözetlemek ve manipüle etmek için daha sofistike teknolojiler kullanıyorlar. Eğer dikkatli olmazsak bu salgın gözetleme tarihi açısından çok önemli bir dönüm noktası teşkil edecek. Sadece şu ana kadar bu mekanizmaları reddeden ülkelere de uygulanmasını normalleştirmekle kalmayacak, aynı zamanda gözetleme sistemi artık deri üzerinden deri altına geçiş yapacak.
Şu ana kadar akıllı telefonunuzun ekranına temas ettiğinizde ya da bir bağlantıya tıkladığınızda hükümet tam olarak hangi bilgiye ulaştığınızı bilmek istiyordu. Ancak koronavirüs ile birlikte odak noktası da değişti. Artık hükümet parmağınızın ısısını ve altındaki damarın kan pompalama hızını bile öğrenmek isteyecek.
Gözetleme konusundaki pozisyonumuzla ilgili yaptığımız çalışmalarda bizi en çok zorlayan tam olarak nasıl gözetlendiğimizi ve önümüzdeki senelerin ne gibi yenilikler getireceğini bilemememizdir. Gözetleme teknolojisi aşırı hızlı ilerliyor ve on sene önce bize bilimkurgu gibi gelenler bugün eskimiş durumda. Düşünce deneyi olarak şöyle bir şey hayal edin: 24 saat boyunca vatandaşlarının kalp atışlarını ve vücut ısılarını ölçmek isteyen bir hükümet bütün vatandaşlarına bu işe yarayacak bir bileklik takıyor. Sonuçlar da yine hükümetin oluşturduğu algoritmalar tarafından analiz ediliyor. Siz bile bilmeden bu veriler sizin hasta olup olmadığınızı bilirken aynı zamanda ne zaman, nerede olduğunuzu, kimlerle görüştüğünüzü de tespit edebilecek. Böyle bir sistem salgını birkaç gün içinde durdurabilir. Ne kadar muhteşem değil mi?
Olumsuz tarafı ise tabii ki inanılmaz bir gözetim mekanizmasına meşruiyet kazandıracak olması. Mesela CNN yerine FOX News bağlantısına tıklarsam siyasî düşüncemin yanı sıra kişiliğim ile ilgili de ne çıkarımlar yapılacaktır, kimbilir. Eğer kalp atış hızımı ve kan akışımı takip ederseniz aynı zamanda beni neyin sinirlendirdiğini ve güldürdüğünü de göreceksiniz.
Şunu hatırlamamız gerekir ki sinirlenme, eğlenme, âşık olma veya sıkılma gibi durumlar da tıpkı öksürme ve hasta olma gibi biyolojik olgulardır. Eğer bu gözetim mekanizmaları devam ederse hükümetler bizi bizden daha iyi tanıyacaklar. Duygularımızı tahmin edip onları manipüle ederek bize istedikleri malları ve siyasetçileri satabilecekler. Kuzey Kore’de bu sistemin 2030 yılında geçerli olduğunu varsayalım. Eğer “Büyük Lider”in konuşmasını dinlerken sinirlenirseniz, akıbetiniz malûm.
Elbette ki biyometrik gözetlemeyi yalnızca acil durum zamanlarında kullanılan bir önlem olarak da kurgulayabilirsiniz. Ancak ya her zaman bir acil durum olma riski ile yaşamaya başlarsak ne olacak? Örneğin benim ülkem olan İsrail 1948’deki Bağımsızlık Savaşı’nda olağanüstü hal ilan etmişti. Bağımsızlık Savaşı kazanılalı uzun zaman oldu ama İsrail olağanüstü halin kalktığını hiçbir zaman ilan etmedi.
Koronavirüs sona erse bile bizim özel hayatımız ile ilgili veri toplamaya aşık olan hükümetlerimiz biyometrik gözetim mekanizmalarını kullanmayı devam edecek ve bunu “bir sonraki salgına karşı önlem” olarak pazarlayacaklar. Ancak gerçek sebebi hepimiz bileceğiz. Son yıllarda özel hayatımızın gizliliği üzerinde büyük bir savaş yaşanıyor. Koronavirüs krizi bu savaşın tepe noktası olabilir. Eğer insanlara özel hayatın gizliliği mi yoksa sağlık mı diye sorarsanız insanların çoğu sağlığı seçer.
“Doğru bilgilendirilen bir toplum her zaman cahil bir halktan daha güçlüdür”
İnsanlara özel hayat mı sağlık mı diye sormak, sorunun kökeni itibarıyla oldukça yanlış. Hem özel hayatımızı yaşayıp hem de sağlığımızı elimizde tutabiliriz. Hem sağlığımızı koruyup hem de totaliter gözetim rejimlerini kurumsallaştırmadan yurttaşları güçlendirerek koronavirüsü yenebiliriz. Koronavirüsün nasıl yenileceğinin en iyi metotlarını Güney Kore, Tayvan ve Singapur buldu. Bu ülkeler de birtakım takip mekanizmaları geliştirseler de daha çok teste, dürüst açıklamalara ve doğru bilgilendirilen toplumla gerçekleştirilecek işbirliğine güvendiler.
Merkezileşmiş takip sistemleri ve sert cezalandırma yöntemleri insanları faydalı kılavuzları kullanmaya teşvik etmenin tek yolu değillerdir. İnsanlara bilimsel gerçekler doğru aktarıldığında ve insanlar da otoritelerin kendilerine bu konularda doğru bilgiler verdiklerine inandığında, “Büyük Birader”den emir almadan doğru olanı zaten yapacaklardır. Kendi kendine motive olmuş ve doğru bilgilendirilmiş bir toplum her zaman için gözetlenen ve cahil bırakılan bir toplumdan daha güçlüdür.
Örneğin ellerinizi sabunla yıkadığınızı düşünün. İnsan hijyenindeki en büyük ilerlemelerden biridir. Bu basit uygulama her yıl milyonlarca insanın hayatını kurtarıyor. Her ne kadar biz bunu var olan durum üzerinden kabul etsek de bilim insanları elleri sabunla yıkamanın önemli olduğunu 19. yüzyılda keşfetmişlerdi. Önceden doktorlar ve hemşireler bile bir operasyondan diğerine ellerini yıkamadan giderlerdi. Bugün milyarlarca insan her gün düzenli olarak ellerini yıkıyorlar. Bunu sabun polislerinden korktukları için değil, gerçeği bildikleri için yapıyorlar. Bakterilerin ve virüslerin elime bulaştığını, bunların hastalığa neden olabileceğini ve sabunla ellerimi yıkayarak onları etkisiz hale getireceğimi biliyorum.
“Siyasetçiler bilime olan güveni azaltmak istediler”
Ancak böylesi bir duyarlılık için güven ve işbirliği gereklidir. İnsanların bilime, kamu otoritelerine ve medyaya güvenmeleri lazımdır. Son birkaç yılda sorumsuz siyasetçiler bilime olan güveni bilerek önemsizleştirdiler. Aynı siyasetçiler şimdi de “Toplumun doğru olanı yapacağını bilemezsiniz” argümanı ile otoriter yönetimlerini daha da katı hale getirmek için can atıyorlar.
Normalde, yıllardır erozyona uğramış bir güvensizlik sorunu bir gecede çözülemez. Ancak normal zamanlardan geçmiyoruz. Kriz zamanlarında insanların düşünceleri çok çabuk değişebilir. Kardeşlerinizle uzun yıllar kavga etmiş olabilirsiniz, ancak acil bir durum ortaya çıktığında hemen konuşup birbirinize yardım edersiniz, çünkü gizli bir güven ve yakınlık keşfedersiniz. Bir gözetim rejimi inşa etmek yerine insanların bilime, otoritelere ve medyaya güvenini yeniden inşa etmek için henüz çok geç değil. Elbette ki teknolojiden de faydalanmalıyız. Ancak teknolojiyi insanları güçlendirmek için kullanmalıyız. Elbette ki ateşimin ve kan basıncımın takip edilmesini istiyorum. Ancak bunun bir hükümete mutlak güç sağlamak için kullanılmasını istemiyorum. Bunun yerine bu verilerin benim yapacağım seçimleri kolaylaştırması ve hükümetin de eylemlerinden dolayı hesap vermesi için kullanılmasını istiyorum.
Eğer sağlık durumumu 24 saat takip edebilseydim, sadece diğer insanlar için bir sağlık sorunu teşkil edip etmeyeceğimi değil, hangi alışkanlıkların sağlığıma iyi geleceğini de bilirdim. Eğer koronavirüs salgını boyunca güvenilir verilere ulaşıp onları analiz edebilirsem hükümetin doğru politikaları uygulayıp uygulamadığını ya da bana yalan söyleyip söylemediğini de değerlendirebilirim. İnsanlar ne zaman gözetleme hakkında konuşursa, şunu unutmayın ki gözetleme teknolojisi hükümetlerin insanları gözetlemesi için kullanılabileceği gibi insanların hükümetleri gözetlemesi için de kullanılabilir.
Koronavirüs salgını yurttaşlar için oldukça büyük bir test. Önümüzdeki günlerde her birimiz kendini düşünen siyasetçilere ya da komplo teorilerine değil, bilimsel verilere güvenmeyi seçmeliyiz. Eğer doğru seçimi yapamazsak sağlığımızı korumanın tek yolu olduğunu düşünerek birçok değerli özgürlüğümüzden kendi isteğimizle vazgeçmiş oluruz.
Küresel bir plana ihtiyacımız var
İkinci tercihimizi ise milliyetçi izolasyonizm ile küresel dayanışma arasında yapacağız. Salgın hastalıklar da sonucunda ortaya çıkan ekonomik krizler de küresel sorunlardır. Yalnızca küresel çaptaki işbirliği ile çözülebilir.
Öncelikli olarak, virüsü yenmemiz için herkesin bilgi paylaşımında bulunması gerekiyor. Bu, insanlar için virüslere karşı mücadelede büyük bir avantaj. Çin’deki virüslerle ABD’deki virüsler “İnsanları nasıl daha çok etkileyebiliriz” diye iletişime geçemezler. Ancak Çin ABD’ye koronavirüs ile nasıl mücadele edebileceğine dair oldukça değerli tavsiyeler verebilir. Milano’daki İtalyan bir doktorun keşfettiği bir yöntem Tahran’daki insanın hayatını kurtarabilir. Ancak bunun için kürsel bir işbirliği ve güven ortamının oluşturulması şart.
Ülkeler şeffaf şekilde bilgi paylaşmaya ve mütevazı şekilde tavsiye almaya açık olmalılar. Aynı zamanda aldıkları bilgilere de güvenmeliler. Özellikle test kitleri ve solunum cihazları gibi ekipmanları dünya geneline yaymamız gerekiyor. Tıpkı ülkelerin savaş zamanı önemli endüstrilerini kamulaştırmaları gibi koronavirüse karşı verdiğimiz mücadele de önemli üretim mekanizmalarının insancıl hale gelmesini sağlayabiliriz. Az sayıda koronavirüs vakası olan zengin bir ülke ekipmanlarını daha çok vakanın görüldüğü fakir bir ülkeye gönderebilir. Tabii bunu yaparken ertesi gün kendisi zor bir duruma düştüğünde başkalarının da ona yardım edeceğine inanması gerekiyor.
Küresel işbirliği sağlık çalışanları için de gerekli. Hastalıktan daha az etkilenen ülkeler sağlık personellerini salgından olumsuz etkilenen ülkelere gönderebilirler. Hem yardım eli uzatılmış hem de oldukça değerli bir tecrübe edinilmiş olur. Salgının seyri değişirse, bu kez yardım edilen taraf değişir.
Ekonomik alanda da benzer bir işbirliği elzem hale gelebilir. Talep zincirinin doğasını düşünürsek eğer bütün hükümetler diğerlerini önemsemeden kendi çözümlerini uygulamaya kalkarsa kriz daha da derinleşir. Acil bir küresel eylem planına ihtiyacımız var.
Bir başka ihtiyaç ise seyahat konusunda küresel bir uzlaşıya varmak. Aylar boyunca seyahat etmeyi yasaklamak koronavirüs ile mücadeleyi de zarara uğratır. En azından bilim insanları, doktorlar, gazetecileri, siyasetçiler ve iş insanlarının seyahat etmelerine izin verilmeli. Bu da seyahat edecek kişilerin kontrolden geçirilmesiyle mümkün olabilir. Eğer kontrol esnasında bir sorun ortaya çıkmamışsa bu kişiler uçağa binerken veya başka bir ülke tarafından kabul edilirken sıkıntı yaşamazlar.
“Şu an kolektif bir paralize olma hali var”
Ne yazık ki şu an ülkeler bunların çok azını gerçekleştiriyorlar. Kolektif bir paralize olma hali uluslararası toplumu olumsuz etkilemiş durumda. Sanki ortamda hiçbir yetişkin yok gibi. Birkaç hafta önceden dünyadaki önemli liderlerin bir toplantı gerçekleştirip acil bir ortak eylem planı ortaya koyması beklenirdi. G7 ülkeleri anca bu hafta video konferans ile bir toplantı gerçekleştirdiler ve sonucunda da hiçbir plan ortaya koyamadılar.
2008 küresel krizi veya 2014 Ebola salgını gibi dönemlerde ABD küresel liderlik iddiasını sürdürmüştü. Ancak mevcut ABD yönetimi bu rolü bırakmış durumda. ABD yönetimi, insanlığın geleceği yerine ABD’nin büyüklüğünü öncelik haline getirdiğini açıkça belli etti.
Bu yönetim en yakın müttefiklerini bile terk etti. AB’ye seyahat etmeyi yasaklarken bu konuyla ilgili AB kurullarıyla görüşmedi bile. Alman ilaç şirketinin üzerinde çalıştığı Kovid-19 aşısının tüm haklarını 1 milyar dolara satın almak istedi. Bu yönetim bir küresel eylem planı açıklasa bile, hiçbir konuda sorumluluk almayan, asla hatasını kabul etmeyen ve iyi işleri kendisinin yaptığını iddia edip kötü olaylar için başkalarını suçlayan birisinin peşinden çok az ülke gider.
Eğer ABD’nin bıraktığı boşluk başka ülkeler tarafından doldurulamazsa, sadece salgını durdurmak daha da zorlu hale gelmekle kalmayacak, bırakılan miras önümüzdeki yıllarda uluslararası ilişkiler sistemini de zehirlemeye devam edecek. Yine de her kriz bir fırsattır. Umuyorum ki bu salgın, insanların küresel uyuşmazlığın ve anlaşmazlıkların ortaya çıkardığı vahim tehlikeleri fark etmesine neden olur.
İnsanlık bir seçim yapmak zorunda. Uyuşmazlık yolunu mu takip edeceğiz, yoksa küresel dayanışmadan yana mı olacağız? Eğer uyuşmazlığı seçersek bu durum sadece krizi uzatmakla kalmayacak, gelecekteki çok daha vahim olayların habercisi olacak. Eğer küresel dayanışmayı seçersek sadece koronavirüse karşı değil 21. yüzyıl boyunca insanlığa saldıracak diğer bütün salgınlara ve krizlere karşı da zafer elde edeceğiz.
https://dunyalilar.org/yuval-noah-harari-koronavirus-sonrasi-dunya.html/
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.02.25 03:14 FantasticStar6 1001 Marka Hikayeleri Lotus Speech 莲花演说

1001 Marka Hikayeleri Lotus Speech 莲花演说
//
文周君君

https://preview.redd.it/ktoapmt6bzi41.jpg?width=2736&format=pjpg&auto=webp&s=248dc159cc8dc72a131d4e382598a61b224eddb4
第一个故事
男人拖着疲倦回到家,妻子问:“怎么这么晚回来?是不是外面有人了?”
男人忽然感到非常愤怒地对妻子说:“你怎么这么不理解我?”
第二天,他们去民政局换了一本证……
İlk hikaye
Adam eve yorgun bir şekilde sürüklendi, karısı “Neden bu kadar geç döndün? Dışarıda biri var mı?” Diye sordu.
Adam aniden çok kızdı ve karısına, "Beni neden bu kadar çok anlamıyorsun?" Dedi.
Ertesi gün, sertifika değişimi için Sivil İşler Bürosu'na gittiler ...
第二个故事
课后,老师对学生说:“如果再是这个成绩,我会劝你转校了,跟上你会很吃力。”
回家,母亲拿着试卷恨铁不成钢地指责孩子说:“再过一年高考了,你看你该怎么办,你看考得上哪个学校,你看你将来该怎么办!怎么这么不争气呢。”
晚间补习,补习老师说:“怎么教了这么多遍,你就是做不对呢?”
当晚,学生从补习老师家一跃而下,当场死亡,他才十六岁……
İkinci hikaye
Dersten sonra öğretmen öğrencilere, "Eğer yine bu sınıfsa, okula gitmenizi tavsiye edeceğim. Size ayak uydurmak zor olacaktır." Dedi.
Eve giderken, anne çocuğu demir ve çelikten nefret eden bir test kağıdıyla suçladı, "Bir yıllık üniversite giriş sınavından sonra ne yapmanız gerektiğini, hangi okulu alabileceğinizi ve gelecekte ne yapacağınızı! Bunun için savaşın. "
Akşam öğretmen, "Neden bunu pek çok kez öğrettiniz ki, doğru yapmadınız?"
O gece, öğrenci öğretmenin evinden atladı ve olay yerinde öldü, sadece 16 yaşındaydı ...
第三个故事
十年寒窗苦读,他是有名的学霸,名企招聘会上,面试官对他说:“介绍下你自己。”
他说:“啊……嗯……我……我叫……”
面试官说:“对不起,请下一位。”
走出门,他靠着墙蹲下,把简历撕得粉碎……
Üçüncü hikaye
On yıl süren sıkı çalışmanın ardından tanınmış bir okul boğasıydı.Ünlü şirketlerle yapılan görüşmelerde, görüşmeci ona "Kendinizi tanıtın" dedi.
"Ah ... um ... ben ... ben ..." dedi.
Görüşmeci, "Üzgünüm, lütfen bir sonraki lütfen" dedi.
Kapıdan dışarı çıkarken, duvara doğru çömeldi, özgeçmişini parçalara ayırdı ...
第四个故事
团队准备整整一月,精心编制各种节目,终于迎来了万众期待的年会。
董事长在员工热情的掌声中缓步走上讲台,举起话筒方才发觉演讲稿落在座位上,他望着台下黑压压的人群,一双双亮晶晶的眼睛,忽然觉得呼吸急促,头冒冷汗,双脚发抖……
他不禁往讲台中间挪了挪,这一挪,却不小心把话筒掉到了地上,台下一下子热闹起来,传来闷声的笑声。
他完全慌了神,已不记得演讲稿的内容,有些尴尬地弯下腰捡起话筒咳了两声说:“哈哈,大家,吃好,喝好!谢谢!”
然后像逃荒般地窜下台回到座位,连忙拿起纸巾擦拭满头汗水,剧烈的心跳声在耳畔久久不能散去……

https://preview.redd.it/jzzpklzebzi41.jpg?width=533&format=pjpg&auto=webp&s=d98b09e5bd201ca0589cd75c21318d915e5786d1
Dördüncü hikaye
Ekip bir ay boyunca hazırlandı, çeşitli programları dikkatlice derledi ve sonunda çok beklenen yıllık toplantıya katıldı.
Başkan, çalışanların sıcak alkışları ile yavaş yavaş podyuma çıktı ve konuşmanın oturduğunu fark etmeden önce mikrofonu kaldırdı.Atapın altındaki kalabalığa, parlak gözlerine baktı ve aniden kafasında nefes darlığı ve soğuk ter hissetti. Ayakların titriyor ...
Yardım edemedi ancak podyumun ortasına taşındı, ancak bu yanlışlıkla mikrofonu yere düşürdü ve seyirci heyecana kapıldı ve boğuk bir kahkaha duydu.
Tamamen paniğe kapıldı ve konuşmanın içeriğini hatırlayamadı. Biraz garip bir şekilde eğildi, mikrofonu aldı ve iki kez öksürdü: "Haha, herkes, iyi yemek, iyi içmek! Teşekkür ederim!"
Sonra sahneden kaçmak gibi kaçmak, koltuğa geri dönmek, hızlı bir şekilde bir doku almak ve ter silmek, yoğun kalp atışı kulaklarımda uzun süre kaybolamaz ...
第五个故事
商业路演现场,他拿着一个团队整整一个月不眠不休做出的商业计划书,已经有20万高粘度粉丝,信心十足。
当话筒递到他手上,投资人说:“请用三句话说明你的项目。”
他说:“呃……我们做的是……是……”
投资人说:“谢谢,请下一位。”
他黯然坐下,合作伙伴们都黯然低下了头,拍了拍他的肩膀,起身离去……
Beşinci hikaye
Ticari tanıtımda, bir ay boyunca üzerinde çalıştığı bir iş planları ekibi düzenledi ve 200.000 yüksek viskoziteli hayranları büyük bir güvenle vardı.
Mikrofon ona geçtiğinde yatırımcı, "Lütfen projenizi üç cümle ile açıklayın." Dedi.
"Ah ... yaptığımız şey ... evet ..." dedi.
Yatırımcı, "Teşekkürler, lütfen sonraki" dedi.
Ne yazık ki oturdu, ortakların hepsi başlarını hüzünle eğildi, omzunu okşadı, kalktı ve ayrıldı ...
第六个故事
古有贾诩一句话引起百年战乱,亦有张仪三寸不烂之舌抵百万雄狮。
历史由人演绎,社会由人诠释,生活由人改变。
今天,当我们面对各种繁琐,各种误解,各种质疑,各种矛盾,各种委屈,我们都说,这是人造成的。
蓦然回首,三省吾身,这是——沟通——造成的!
Altıncı hikaye
Eski zamanlarda, Jia Yi'nin sözleri yüz yıllık bir savaşa neden oldu ve Zhang Yi'nin üç inçlik çürük olmayan dili bir milyon erkek aslana ulaştı.
Tarih insanlar tarafından yorumlanır, toplum insanlar tarafından yorumlanır ve yaşam insanlar tarafından değiştirilir.
Bugün, her türlü sıkıcı, her türlü yanlış anlama, her türlü şüphe, her türlü çelişki, her türlü şikayetle karşı karşıya kaldığımızda, bunun insanlar tarafından oluştuğunu söylüyoruz.
Aniden geriye dönüp baktığımda, üç il benim bedenim, bu iletişim nedenli!
第N个故事
..........
Nci hikaye
..........
“莲花演说”源自“舌灿莲花,口吐莲花”,主要形容人口才好,口齿伶俐,能言善道,有如莲花般的美妙。莲花,也有纯洁,正直,吉祥之意。古月今心取“莲花演说”,意其一是人若有纯洁正直的心,逢人多说吉祥的话,这样人们便会心生欢喜,人事顺利,性格也就乐观包容,命运也就更加舒顺。意其二,公众演说,能够能言善道,犹如莲花般的美妙。
"Lotus konuşması", "dil nilüfer, tükürmek nilüfer" den kaynaklanır. Çoğunlukla popülasyonu tanımlar, eklemlidir, iyi konuşabilir ve bir lotus kadar güzeldir. Lotus ayrıca saflık, bütünlük ve uğurluluk anlamına gelir. Gu Yuejin "lotus konuşmasını" aldı. Sebeplerden biri, insanların saf ve dik bir kalbi varsa ve her seferinde hayırlı kelimeler söylerse, insanların kalplerinde sevinecek, işler pürüzsüz olacak, kişilikleri iyimser ve hoşgörülü olacak ve kaderleri daha da fazla olacak Shushun. İkincisi, halka açık konuşmalar tıpkı bir lotus çiçeği gibi nazikçe konuşabilir.
在这个科技日新月异的时代,移动互联网深入到我们生活的方方面面,改变了我们的社交方式,看似缩短了人与人之间的距离。恰恰相反的是,而今“人际交往”却成为大家津津乐道的话题,人们热衷学习“情商”,“智商”,“处理人际关系”。
Hızla değişen bu teknoloji çağında, mobil İnternet hayatımızın her alanına girmiş, sosyalleşme şeklimizi değiştirmiş ve insanlar arasındaki mesafeyi kısaltmış gibi görünmektedir. Aksine, "kişilerarası iletişim" herkesin konuştuğu bir konu haline gelmiştir. İnsanlar "EQ", "IQ" ve "kişilerarası ilişkileri yönetme" konularını öğrenmeye isteklidir.
古月今心说,从他帮助的几千位因公众演说有障碍的学员,他发现经常用正确的方式进行演说训练,不仅让更多的人成功的解决了公众演说障碍,还更加提高了沟通和谈判能力,连同日常人际关系也有积极改善。而今,古月今心已经帮助几千人因为沟通,因为演说问题而遇到困惑的人。而今,莲花演说遍布全国多个一线城市,成为中国极具影响力的互动演说训练机构,收获学员大量赞誉。
Gu Yuejinxin, halkla konuşma konusunda zorluk çeken binlerce stajyerden, çoğu zaman doğru konuşma eğitiminin sadece daha fazla insanın topluluk önünde konuşma engellerini başarılı bir şekilde çözmesine izin vermediğini, aynı zamanda iyileştirdiğini söyledi. Günlük kişilerarası ilişkiler ile birlikte iletişim ve müzakere becerileri de gelişmiştir. Bugün, Gu Yuejin Xin iletişim ve konuşma sorunları nedeniyle kafası karışmış binlerce insana yardım etti. Günümüzde Lotus konuşmaları, ülke genelinde birçok birinci kademe şehre yayılmış ve öğrencilerden çok övgü alan Çin'in en etkili interaktif konuşma eğitim kurumları haline gelmiştir.
古月今心过去十二年,把自己的全部心血和精力专注于沟通、演说事业,未来,他将一如既往……他只是希望能够帮更多人解决沟通问题,让他们不会再因为沟通问题失去家庭,不会因为沟通问题失去机会,不会因为沟通问题失去自信,不会因为沟通问题铸就大错后悔终生。
Geçtiğimiz on iki yıl boyunca, Gu Yuejinxin tüm çabalarını ve enerjisini iletişim ve konuşma nedenine adamıştır.Gelecekte, her zaman olduğu gibi devam edecektir ... Sadece daha fazla insanın iletişim problemlerini çözmelerine yardımcı olmayı umuyor, böylece iletişim problemlerinden etkilenmeyecekler Ailenizi kaybederseniz, iletişim sorunları nedeniyle fırsatları kaybetmezsiniz, iletişim sorunları nedeniyle güvenini kaybetmezsiniz ve iletişim sorunları nedeniyle hayatınızdan pişman olmazsınız.
沟通,让你学会怎么好好生活;沟通,让你学会怎么面对他人;沟通,让你学会怎么认识自己;沟通,让你学会怎样把握机会;沟通,改变命运,演讲,改变人生……古月今心说:人一生,学会好好说话,你会发现满是惊喜 。 提升演讲,做一个懂得一对多、一对一沟通的人。
İletişim, nasıl iyi yaşayacağınızı öğrenmenizi sağlar; iletişim başkalarıyla nasıl yüzleşeceğinizi öğrenmenizi sağlar; iletişim kendinizi nasıl tanıyacağınızı öğrenmenizi sağlar; iletişim fırsatları nasıl kavrayacağınızı öğrenmenizi sağlar; iletişim, kaderi değiştirir, dersler, hayatı değiştirir ... Gu Yue Jinxin dedi: Hayatınızda iyi konuşmayı öğrenin, sürprizlerle dolu bulacaksınız. Sunumu geliştirin ve bire çok ve bire bir iletişimi anlayan bir kişi olun.
submitted by FantasticStar6 to u/FantasticStar6 [link] [comments]


2019.05.31 11:07 NewsJungle S-400'deki son tango Japonya'da gerçekleşecek

S-400 anlaşmasının Türkiye tarafından kesinleşmiş olmasına rağmen, özellikle Washington'da kafa karıştırıcı yanlış anlaşılmalar devam ediyor. Daha kapsamlı ve dürüst borsalara dayalı ilişkileri yeniden çerçevelemek için bu durumu tersine çevirmek artık zor olacak. Japonya'nın Osaka kentinde Haziran ayının sonunda düzenlenen G20 zirvesinde, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve ABD Başkanı Donald Trump bir araya gelecek ve muhtemelen bu süren savaşa son verecek. Toplantı aynı zamanda ilişkilerin azalmakta olduğu Ankara ile Washington arasındaki mevcut paradigmayı değiştirme fırsatı da yaratabilir. Türkiye'nin S-400 füze savunma sistemini Rusya'dan satın alması geçen yıldan bu yana karşı konulamaz bir konu haline geldi.
Bununla birlikte, kapsama, konunun neden evrimleştiğine dair sorular sormak yerine sorunun politik yönüne odaklanmıştır.
Aslında, yukarıda belirtilen kapsama yalnızca Türkiye ile ABD arasında zaman zaman yükselen ve arka plana ışık tutmayan gerilimi yansıtıyordu; bu da Türkiye'nin bu füze savunma sistemlerini edinme konusundaki ısrarını açıklamaya yardımcı olacaktı.
Türkiye, NATO ve diğer üye ve üye olmayan ülkelerin bakış açısından bu satın alma, egemen bir ülkenin kendi ulusal güvenliğine bakma kararı olarak özetlenebilir. Bununla birlikte, özellikle ABD’deki askeri ve Kongre çevreleri arasında değinilmemiştir. Aslında, tüm algı “Türkiye'nin ikileminin” yaratılması üzerine kurulmuştur; üyelik ve Rusya'nın askeri tüketicisi olarak.
Dahası, Türkiye'nin Washington'daki bu daralmış açıya yerleştirilen füze savunma sistemlerinin satın alınmasındaki motivasyonu; Rus sistemi satın alma pahasına yansıtıyordu. Ayrıca, Trump'ın dış politikadaki yeni paradigmasıyla, Türkiye'nin S-400'leri satın alıp almadığı konusunda “havuç ve çubuk” diplomasisi olarak tasvir edildi, ona ödül veya ceza, yaptırım veya ceza ile muamele edilmesi gerekiyor.
Ancak bu sefer, bu şekilde olamaz. Şimdi Erdoğan ve Trump Çarşamba günü bir telefon görüşmesi yaptıktan sonra Washington'daki bu eğilimi tersine çevirme şansı var. Görüşülen bölgesel, ikili ve ticari meselelerin yanı sıra, konuşma sırasında Erdoğan, Trump'a S-400 savunma sistemleri üzerinde ortak bir çalışma grubu kurma teklifini yineledi. Demek Türkiye bunu ikinci kez teklif ediyor ve yüksek sesle söylüyordu.
Washington’un bu teklife verdiği açık cevabı bilmemekle birlikte, Erdoğan ve Trump’ın, her iki tarafın da görüşmeyi kabul ettiği Japonya’daki G20 zirvesi sırasında iletişim karşısında, bu sorunu çözmek için belirleyici adım olacağı tahmin edilebilir.
ABD’nin Türkiye’deki pozitif işaret üzerindeki tarifeleri düşürme kararı
Erdoğan’ın ABD’nin Türk çeliği üzerindeki ek tarifeleri ortadan kaldırma kararını memnuniyetle karşıladığı ABD-Türkiye yakınlaşmasını destekleyen bir başka işaret var. Her iki ülke ve başkanları, 75 milyar doları hedef olarak belirleyen ticaret ilişkilerine önem veriyor.
Trump yönetiminin, bu sorunu çözmesi için Barack Obama yönetiminin enkazının kaldırılmasına yardımcı olabilecek önemli bir kazanç daha var. Aslında, önceki yönetimin politikaları, en önemlisi savunma ilişkileri etrafında olmak üzere, ABD-Türkiye ilişkilerinde büyük hasar yarattı.
Türkiye'nin füze savunma sistemleri konusundaki hırsı ne ilk ne de sondu. Türkiye, Obama'nın döneminde 2009 yılında ABD'den Patriot sistemini satın almak istediğinde, ABD Kongresi, Patriot PAC-3 pillerinin satış teklifini 7.8 milyar dolar olarak reddetti.
Türkiye, 2013 yılında, ABD’den olumlu yönde sonuçlanmayan bir füze savunma sistemi satın almak üzere görüşmeler başlattı.
Anlaşma, Türkiye için özellikle düşük maliyetleri ile avantaj sağlamış olsa da, Çin’in CPMIEC şirketi ABD’nin yaptırım listesindeydi, durum Türkiye’yi anlaşmayı bırakmaya zorladı.
Bu arada, aynı yıl Türkiye, Vatansever füze sistemlerini satın almak için Washington'a bir teklif daha yaptı, ancak şartlar üzerinde karşılıklı olarak anlaşamadılar. Sonraki yıllarda, ABD yapımı Alman ve Hollanda Vatanseverleri Türkiye'nin Suriye sınırındaki şehirlerine yerleştirildi. Ancak, Suriye'den gelen tehdidin sona erdiği değerlendirmesi nedeniyle 2015 yılında sistemler kaldırılmıştır.
NATO’nun müttefiki Türkiye’ye gerekli füze sistemlerini satmayarak Washington, PKK’lı terörist grubun Suriye’li ortağı olan Halkları Koruma Birimlerine (YPG) silah desteği vermeye devam etti. Washington'un bu sürdürülemez politikası nihayetinde geri adım attı ve bu kez ABD yetkilileri Türkiye'yi Vatansever savunma sistemi için çok daha düşük bir maliyetle teklif etti.
Bu yılın Ocak ayında, ABD, bir ABD heyetinin ziyareti sırasında 3,5 milyar dolarlık Patriot füzesi ve hava savunma sistemi satışı için Türkiye'ye resmi bir teklifte bulundu. Ziyarette kredilerin sağlanması, teknoloji transferi ve ortak üretim tartışıldı.
Dolayısıyla tüm bu gelişmeler ABD’nin Obama yönetiminden bu yana hayati bir müttefikle ilişkilerini yönetemediğini göstermektedir. Şimdi, Trump'ın bu statükoyu tersine çevirme şansı var.
Geçtiğimiz hafta Daily Sabah Başkan Yardımcısı Fuat Oktay ile yaptığımız özel röportajımızda, Türkiye ve ABD’nin ihtiyaç duyduğu paradigma kaymasının gerçeğini vurguladı. Türkiye'nin, ABD de dahil olmak üzere hiçbir ülke ile kasıtlı bir çatışması veya sorunu olmadığını vurguladı. "İlişkiler hakkında konuştuğumuzda, ABD’nin sorunu yaşadığı tek ülke Türkiye gibi görünüyor. Bunun üzerine kararlar: Türk çelik tarifelerini yükselttiler ve şimdi indirdiler: Bugün S-400'den bahsediyoruz ve yarın başka bir konu olacak. Türkiye ile ABD arasında bir krize girdi " belirtti.
Türkiye kartlarını en başından masanın üzerine koydu ve yakın zamanda bu pozisyonu tersine çevirmeyecek. Ne de olsa, Washington şu anki konumunu sürdürmesi veya Türkiye'yi kaybetme konusunda bir hesaplama yapması gerektiğine karar vermek zorunda. Bu nedenle, Osaka toplantısı bu yönlerden başlangıç ​​ama önemli bir adım olabilir.
submitted by NewsJungle to TurkishNews [link] [comments]


2016.02.16 10:20 dilekbirgen Stacey Bendet;Erkeklerin durup bakacağı pantolonlar tasarlıyorum

Lady Gaga, Jennifer Lopez, Michelle Obama, Taylor Swift ve Rihanna gibi isimlerin gözde markası Alive and Olivia’nın yaratıcı direktörü Stacey Bendet ile konuştuk. Bendet hem özel hayatını hem de modayla ilgili düşüncelerini HT Cumartesi’ye anlattı.
Stacey Bendet 50’den fazla ülkede satışı olan Alice and Olivia markasının yaratıcı direktörü hem bir anne hem de bir eş. Her şey tepeden inmemiş, çok çalışmış ve kendi hikâyesini yazmış. Babası kumaş ithalatçısı, annesi giyinmeyi seven yaratıcı bir kadın. Yani modaya ilgisi boşuna değil Bendet’in. Uluslararası ilişkiler ve Fransızca bölümlerini bitirmiş ama genlerinden uzaklaşamamış. Tasarladığı pantolonlarla kısa sürede adını ünlü modacılar arasına yazdırdı. Hatta Lady Gaga, Michelle Obama, Jennifer Lopez, Angelina Jolie gibi isimler de onun tasarımlarını tercih ediyor. Ona göre başarısının sırrı odaklanmak ve işin her şeyden önce gelmesi. Bu lafta değil, geçen hafta Disney’lerin kurucusu Michael Eisner’in oğlu Eric Eisner’dan üçüncü kızını doğurmasına rağmen hemen işinin başına geçti ve sorularımızı yanıtladı.
Bir köyde büyümüşsünüz öyle mi?
Manhattan’da doğdum ve şehir dışında Chappaqua adında küçük bir köyde büyüdüm. Kırsal bir yerdi, bisiklet binerdim, kayalıklara hatta ağaçlara tırmanırdım. Anlayacağınız biraz hırçın bir çocukluk yaşadım. Kız kardeşimle çok oyun oynardık. O, nedense benim tam zıttım ama her zaman yakın arkadaşım oldu.
‘DÖŞEMELİK KUMAŞ BİLE KULLANDIM!’
2001’de Pennsilvania Üniversitesi Uluslararası İlişkiler ve Fransızca bölümünden mezun olduktan sonra moda sektöründe internet siteleri yapmaya başladınız. Nasıl bu yola girdiniz?
Dilek beni hakikaten iyi araştırmışsın. Bu bilgileri her yerde bulamazsınız. Tasarım yapmayı hep sevmişimdir. Küçükken saatlerce bebeklerime kıyafetler yapardım. Annem “Bu kız kesin modayla alakalı bir şeyler yapacak” derdi. Paris’te yaşarken moda sektöründe çalışmaya karar verdim. Dikiş kurslarına gittim. Hedefimde büyük bir şirket kurmak yoktu. Önceleri çizgili ve grafik şekillerde tasarımlar yaptım, hatta ilk seferler döşemelik kumaş bile kullandım!
İlk tasarımın pantolon… İyi de pantolon daha zor bir tasarım değil mi?
O zamanlar jean çok modaydı. Kumaş pantolon giymek anne işiydi. Jean kesimini alıp kumaştan bir pantolona dönüştürdüm. Bu parçayı tasarlayıp dikmek zordur çünkü üste iyi oturması gerek. Desenleri ve kesimi kurnazca kullanarak harika bir vücut yaratabilirsiniz. Ben bacakları uzun ve kalçaları erkeklerin durup bakacağı şekilde gösteren pantolonlar tasarlamayı hedeflerim. Vücudu en güzel gösteren kesim alçak beldir, kalçada dar olacak ama bacakların altında bol paça olacak. Bu şekilde vücut daha uzun ve ince görünür.
Alice and Olivia anne ve anneannenizin isimlerinden oluşuyor. Neden?
Aslında Olivia annemin ve Alice de benim çok sevdiğim Japon balığımın adı. Her genç kızın modayla ilgili ilham kaynağı annesidir. Mesela bol paça pantolonların çıkış noktası annemin düğününde çektiği bir fotoğraftı.
Neden düğününde makyajın ve gelinliğin siyahtı?
Kaçtık, gizlice evlendik. Sürpriz yaptık ailelerimize. İlk olarak plajda beyaz bir gelinlikle evlendim. Eşim Eric, kargo şort giydi. İçimizden geldiği gibi giyindik.
‘TRENDLERİ KABUL ET’
Birçok koleksiyon hazırladınız. Peki ya bundan sonra?
Bir gün makyaj koleksiyonu yapmayı düşünüyorum.
Moda dünyası size ne öğretti?
Vizyonunu değiştirme! Trendleri kabul et ama onların peşinden koşma. Alice and Olivia kadınına sadık kal.
Uluslararası projelerinizden bahsedebilir misiniz?
Bu yıl uluslararası ortaklarla Çin, Japonya ve Ortadoğu’da 15 mağaza açacağız.
Başarılı olmak için ünlülerin tasarımlarınızı giymesi şart mı?
Çok ünlü müşterimiz var. Markamızı tercih eden güçlü ve harika kadınları görünce gurur duyuyorum. Beyonce ve Jennifer Lopez de var mesela… Markamız Beyaz Saray’dan sahnelere kadar gidiyor.
En beğendiğiniz kişi kim?
Michelle Obama grafik desenli gömleğimizle harika görünüyor. Ayrıca Lady Gaga en beğendiğim siyah takımlardan biriyle; Beyonce bir gömleğimizle; Rihanna siyah pantolonumuzla favorim.
‘İŞ HER ŞEYDEN ÖNCE GELİR’
İki kızın var, onlardan modayla ilgili ne öğrendiniz?
Kızlarım bana modanın eğlenceli yönünü öğretti. Eloise’in tarzı minimalist. Siyah tayt ve beyaz gömlek giymeyi seviyor, saçını atkuyruğu yapar, yüksek tabanlı spor ayakkabı giyer. Scarlet büyük güneş gözlükleriyle dolaşıyor, taç, tütü, ayağında Dr. Martens veya çizme… O tam bir karakter!
Günümüzün modasında artık stil “güzel” olmaktan çok “cool” olmak.
Ben modaya sanat olarak bakıyorum. Kıyafetler benim için kişinin yansımasıdır. Bence bir kadın hem havalı hem de güzel olabilir.
Röportaj: Dİlek Birgen
submitted by dilekbirgen to Moda [link] [comments]


Esrarengiz İkizler - YouTube Esrarengiz Kasaba  SONSUZADEK İKİZLER  TR Dublaj KAPKAC ILISKILER HER ÇİFTİN İZLEYİNCE KENDİNİ BULACAĞI 38 İLİŞKİ GERÇEĞİ Küresel Salgın ve Satir Modeli 2.Dereceden Denklemler -4 ( Kökler ile Katsayılar Arasındaki İlişki)  Matematik  Hocalara Geldik Aldatma ve Robot ile İlişki Yaşayan Adam 13 TEMMUZ YENGEC BURCUNDA PLUTONIK PARCALI GUNES TUTULMASI PART 1 Şenol Güneş: “Antrenörler Birliği Etkisini Yitirdi” - YouTube

İLİŞKİLER Hayat Bilgileri

  1. Esrarengiz İkizler - YouTube
  2. Esrarengiz Kasaba SONSUZADEK İKİZLER TR Dublaj
  3. KAPKAC ILISKILER
  4. HER ÇİFTİN İZLEYİNCE KENDİNİ BULACAĞI 38 İLİŞKİ GERÇEĞİ
  5. Küresel Salgın ve Satir Modeli
  6. 2.Dereceden Denklemler -4 ( Kökler ile Katsayılar Arasındaki İlişki) Matematik Hocalara Geldik
  7. Aldatma ve Robot ile İlişki Yaşayan Adam
  8. 13 TEMMUZ YENGEC BURCUNDA PLUTONIK PARCALI GUNES TUTULMASI PART 1
  9. Şenol Güneş: “Antrenörler Birliği Etkisini Yitirdi” - YouTube
  10. Bekarlık Sultanlık! Bekar Olmanın O kadar da Kötü Olmadığını Gösteren 11 Durum

Bekarlık Sultanlık! Bekar Olmanın O kadar da Kötü Olmadığını Gösteren 11 Durum. Acaba Bekarlık Sultanlık Sözü Nereden geliyor Korhan Baba Youtube Sayfasına H... Aldatma sonucunda ilişkiler çok büyük derecede zedelenir ve ilişkiler bitebilir, lakin her aldatma ilişkiyi bitirmeyebilir. Facebookta takip edin: https://goo.gl/x8skuc Twitter'da takip edin ... 10. SINIF / 11.SINIF - AYT (YKS) MATEMATİK Kanalımıza abone olmak için tıklayın https://goo.gl/JpWdhc TYT Matematik Oynatma listesi : https://goo.gl/1k7fK5 A... İLİŞKİ GERÇEKLERİ Bu videoda ilişkiler konusundaki gerçekleri açığa çıkarıyoruz! İnsanlar aşık olduklarında, evlilikten önce ve sonra nasıl davranırlar, 25 y... 13 Temmuz günü bu senenin 2. Güneş tutulması meydana gelecek. Bu tutulma yengeç burcunun 20.derecesinde meydana gelirken, tutulma parçalı güneş tutulması olacak. Bu tutulma Türkiye ... Bu döngüsel etkileşim diğer bir adıyla ilişkiler çok boyutludur; kişinin kendi iç dünyasıyla ilişkisi, diğer insanlarla ilişkisi ve nesnelerle ilişkisi. Antalya’da düzenlenen Uluslararası Pro-Lisans Antrenör Gelişim Semineri’nde konuşan Beşiktaş Teknik Direktörü Şenol Güneş, Antrenörler Birliği’nin eski etkis... İlişkiler çok ani başlayıp, aynı hızda sona erebilir, ilişkiler uzun soluklu ve ömürlü olmayabilir. Tarz olarak sınırlarınızı ve kurallarınızı aşabilir, sıra dışı, farklı ... •••••13 Ağustos••••• 🌲Dipper & Mabel🌈 🐾Gravity Falls🍁 🐞Miraculous🐱 🐽Waddles🐷 👑•Disney•🔮 🌸Secret🌸 Dipper: Hey, Mabel Mabel: Evet? Dipper: Sence, emm , şey... Mabel: Ne? Dipper: Sence hep böyle mi kalacağız? Mabel: Aaa... Ne demeye çalışıyorsun? Dipper: Yani birlikte çok eğleniyoruz ...