Doğu avrupa tehlikeli

Kimmerya / Özgür, gezgin ve 'barbar'

2020.08.21 15:32 karanotlar Kimmerya / Özgür, gezgin ve 'barbar'

Antik Yunan kentlerini yıkıp yakan Kimmerler, Anadolu’daki tüm krallıklar için küçük çaplı felaket görünümünde, yaklaşık iki yüz yıl boyunca büyük bir yıkım yaratmıştı. Kuzeydoğu Anadolu’da ve Hazar bölgesinde İskit akınları nedeniyle zayıflamalarının ardından, M.Ö. 6. yüzyılda Lydia Kralı Alyattes Kimmerleri büyük bir yenilgiye uğrattı. Bu büyük çöküşün ardından Kimmerler tarihteki yerlerini yitirdi, efsaneler ve hikayeler de sona ermiş oldu.
Tarkan Tufan
Kimmerler, onları ‘Ga-mir’ veya ‘Gi-mir-a-a’ olarak adlandıran birçok Asur metninden dolayı bilinmektedir. Asur dilinde, bu isim “oraya buraya gidip-gelen insanlar” benzeri bir anlam ifade eder ve Kimmerlerin Hint-Avrupa dillerini anımsatan isimlerinin kökenine ilişkin daha fazla kayda rastlanmaz; öte yandan, yaşam biçimleri kusursuz biçimde anlatılmaktadır. Göçebe bir halk olan Kimmerler İskitlerle aynı alanları paylaşmaktaydı ve arkeolojik açısından İskitlerle neredeyse aynıydı; İskitlerin sonraları onları kendi ülkelerinden sürmüş olabileceği düşünülüyor.
Kimmerler, kimi akademisyenlere göre, hâlâ Kırım’ın bulunduğu güney Ukrayna’da yaşıyor olabilirler. Arkeologların bir kısmı ise, onları Prut nehri ve Aşağı Don (M.Ö. 900-650) bölgesi arasındaki ovalarda hayat bulan Novocerkassk kültürüyle aynı toplum olarak görmekte. Kimmerler yayları, kılıçları ve mızraklarıyla gömülüyordu. En değerli varlıkları inekleriydi ve sığırlarıyla ovalar arasında dolaşan göçebeler olarak bilinirler. Birçok göçebe toplulukta görüldüğü üzere, toplumsal yaşamda kadın-erkek arasında bir hiyerarşi kurmamışlardı; söz hakkı ve yaşamsal kararlar konusunda herkese doğal hakları teslim edilmişti. Bu duruma özellikle de savaşçı ve yağmacı bir halk olmasının neden olduğu düşünülüyor.
KİMMERYA
Kimmerya’nın yerli halkı, neredeyse gizemli bir tarihe sahiptir. Bu antik insanların (M.Ö. 8. ve 7. yüzyıllarda hüküm sürmüşlerdi) varlığına yapılan ilk atıfları Asur metinlerinde görürüz. Asurlular ve bir erken-Ermeni imparatorluğu olan Urartu kaynaklarında “güçlü ve hareketli bir askeri tehlike” olarak tasvir edilmişler. M.Ö. 7. yüzyılda Asural Kralı Aşurbanipal, Kimmerlere olan düşmanlığını tabletlere yazmıştır. Kral, popülaritesi, düşmanlara uyguladığı zulüm ve Ninova’da (Gılgamış Efsanesi dahil) büyük bir kütüphane kurmasıyla tanınan bir kraldır.
Kimmerlerin kökenleri konusunda hiç kimse emin olamasa da Herodot’un onlar hakkında yazdığı bazı bilgilere ulaşmak mümkün. Önceleri göçebe bir halk olan Kimmerler muhtemelen bir süre sonra yerleşik hayata geçmişler ve Karadeniz’in kuzeyindeki bölgede yaşamaktaydılar. Kimmerler, nehirleri takip ederek Kafkaslar’dan güneye doğru indi ve Asur ve Urartu imparatorluklarının sınırlarına akınlar düzenlediler. Ancak doğudaki İskitler bir süre sonra Kimmerlerin topraklarına girip onları sürdü, bazılarını ise süreç içinde asimile ettiler.
Evrensel biçimde kabul görmese de İskitlerin yayılması sonrasında Kimmerlerin Avrupa’ya yönelen göç hareketleri, Kelt veya Germen topluluklarının atası olarak görülmelerine yol açmıştır.
İRAN TOPRAKLARINDAKİ İZLER
.
Kimmerlerin İran’daki varlığı, birçok bilim insanı açısından su götürmez bir gerçek. Tarihsel olarak saptanabilen Kimmer liderlerinin (Teuşpa, Ligdamis vs.) İran kökenli isimlerine bakmak, bu görüşe sağlam bir temel sunabilir. Diğer yandan, Kimmer tarihi hakkında yetkin bir uzman olan Askold Ivanchik, Kimmerleri gizemli bir insan topluluğu olarak görür.
Kimmerlerin Dinyeper ve Don nehirleri arasındaki asıl vatanlarını terk etmesinin sebepleri çeşitli olabilir. Belki Baltıkların ve Anglo-Saksonların batı Dinyeper alanlarından ilerlemeleri sebebiyle göç etmek zorunda kalmış olabilirler. Bunun dışında, bazı başka nedenler de söz konusu olabilir. Belki de bozkır alanlarda, iklim değişikliği nedeniyle bölgenin verimliliği yok olmuş olabilirdi.
GÖÇ YOLLARI
Böylece Orta Asya’daki İranlı göçmenlerin ilk dalgasının, modern Sarıkaolis, Pamir İranlıları (Şugnanlar, Bartanglar, Yazgulamlar vb.), Persler, Afganlar ve Sogdi (Yagnobi) toplumlarının ataları tarafından oluşturulduğunu varsayabiliriz; netice olarak, ortak İran topraklarında ve Dinyeper boyunca olan bölgelerde yerleşmiş olan İran kabileleriydiler. Bu yaşam alanlarının, bir zamanlar Avrupa’da kalan ve bir süreliğine tarihi Kimmerlerle paralel ilerleyen diğer İran kabileleri tarafından işgal edildiğini varsaymak mümkündür.
Bazı teorilerde, Kimmerlerin Orta Asya’dan Karadeniz bölgesine doğru ve daha genel anlamda “Avrasya’nın derinliklerinden” geldiği öne sürülmekte; ancak bu görüş de yoğun itirazlarla karşı karşıya. İranlıların atalarının anavatanlarının Avrupa’da bir bölge olması ve Kimmerlerin Orta Asya’ya göç ettikten sonra bu bölgeye geri dönmeleri çok uzun zaman alırdı.
Göçler süresince, Kimmerler, Azorov ve Karadeniz bozkırlarını yerle bir ettiler; Ukrayna ve Kuzey Kafkasya steplerindeyse kültürlerine ait birçok kalıntıyı arkalarında bıraktılar. Bir İran halkı olarak bilinen Zrubna kültürünün bazı Kimmer geleneklerini sürdürmüş olması da düşündürücüdür; ölü gömme ritüellerinde uygulanan bu gelenekler, Ukraynalı arkeologlar tarafından kalıntıları bulunan Kimmerlerin cenaze törenlerinde de benzer biçimde uygulanmıştı.
Bazı kaynaklarda, Bulgarların ve Kürtlerin aynı bölgede yaşadığı dönemde, bu toplumlarla Kimmerlerin etkileşime geçmiş olduğunu belirtir. Eski Kürt yerleşimlerinin adlarında bu etkileşimin izlerini görmek mümkündür. Kürt toplumlarının kendilerine verdiği “Kurmanc” ismi, Kimmerlerin “Hareketli, oradan oraya hızla hareket eden” anlamına gelen sözcüklerini andırmaktadır. Aynı dilsel benzerliğe, Vinnytsia Bölgesi’ndeki Zhmerinka kasabasının adında da rastlanır; bu bölgede Kürt yer adlarına oldukça sık rastlanır.
Dniester Dağı kıyısındaki bu yerlerde, Kürtçe yer isimlerinin yaygın olduğu tespiet edilmiştir. Niçlavya’nın sağ kıyısında, Mikhalkiv Ternopil köyünde, 1878 ve 1897 yıllarında iki ayrı altın gömüsü bulunmuştur. İncelemeler, bulguları M.Ö. 6. yüz yıla tarihlendirmekte. Yine de Rus ve Ukraynalı bilim insanlarının bir kısmı bu görüşe katılmamakta. Tarihsel açıdan bilindiği kadarıyla, İran’daki Stepion bölgesinde yaşayan Kimmer ve İskit toplumlarının, Kürt uygarlığı olan Medya İmparatorluğu’nun Babil’e karşı yaptığı savaşta Kürtleri desteklediği, yaşanan yenilginin ardındansa yaşadıkları bölgeyi terk etmek zorunda kaldıkları yönünde bilgiler içeriyor. Lydia yenilgisinden sonra, Kimmerler ve İskitler, yaşadıkları bölgelerden ayrılarak Kuzey Pontik Bölgesi’ne göçmek zorunda kaldılar. Yapılan barış anlaşması şartlarına göre, artık Anadolu’da onlara yer yoktu.
Bununla birlikte, Kürtlerin ve Kimmerlerin çoğunluğu günümüz Polonya topraklarındaki Podolya’ya yerleşti. Batı Podolya bölgesinin ve Kürt yerleşim yerlerinin yerleşim alanlarının kısmen uyumlu olması, bu alanların Kürtler tarafından işgal edildiğini, yani bölgedeki nüfusun bir kısmının önceki yerleşimlerde kaldığını düşündürüyor. Daha sonra Kürtlerin bu kısmı Orta Avrupa’ya taşınmıştı. Bu durum, iki halkın belli tarihsel dönemlerde aynı alanlarda, bir arada yaşadıklarını gösteriyor.
TARİHSEL KAYITLAR
M.Ö. 9. yüzyılda yazan Homeros, Kimmerlerin varlığını kayıt altına almıştı. Sonraki yıllardaki birçok klasik yazar da M.Ö. beşinci yüzyılda yazan Herodot dahil olmak üzere, onlardan bahsetmişti; ancak Kimmerlerin kökeni oldukça karmaşık bir konu. Kökenleri açısından, genellikle Kuzey Kafkasların Koban kültürüne ve daha sonra Ukrayna’nın ve Rusya’nın güneyindeki Çernogorovka ve Novoçerkassk kültürlerine bağlanırlar. Orta Doğu’daki yerleşmiş uygarlıkları, güçlü şehir devletlerini yenme yetenekleri ile M.Ö. dokuzuncu ve sekizinci yüzyıllardaki tarihi evrede isimlerini duyurdular. Tam anlamıyla yenilene dek yeni toprakları fethedip yağmaladılar.
Kimmerler, Anadolu’da ortaya çıkmadan önce herhangi bir yerdeki varlıkları pek bilinmese de genellikle Pontik-Hazar steplerinde (Karadeniz’in ve Hazar Denizi’nin step alanındaki topraklarda) yaşadıkları düşünülür.
Tarihsel kayıtlarında Herodot, Karadeniz’in kuzeyinde yaşadığını belirttiği halkların çok net bir perspektifini sunar ve ayrıca Kimmerleri Pontus steplerinde resmeder. M.Ö. 6. yüzyıldan sonra Göktürklerin gelişinden sonra, Türkî kabilelerin Pontik-Hazar bozkırlarına yayılmasıyla, “Kırım” isminin temelleri de atılmış oldu. Bu bölgenin Kimmer vatanının merkezi olup olmadığı şüpheli olsa bile, muhtemelen nüfuz alanları içinde kalıyordu.
Kimmerler, en azından bazı eski Yunan kaynaklarına dayanan Keltler ve Trakyalılar ile de bağlantılıdır. Veriler, Kimmerlerin Karadeniz’in batı sahillerinin büyük bir kesiminde Trakyalılarla ilişkiye girdikleri ve nihayetinde (son yenilgi ve parçalanmalarından sonra) birleştikleri yönündedir. Carl Ferdinand ve Friedrich Lehmann-Haupt, Kimmerlerin dilinin Trak ve İran arasında “eksik bir bağlantı” olabileceğini belirtirler. Dillerin her ikisi de Hint-Avrupa kökenliydi, bu nedenle diller arasında bazı temel benzerlikler vardı.
Antik Yunan kentlerini yıkıp yakan bu uygarlık, Anadolu’daki tüm krallıklar için küçük çaplı felaket görünümünde, yaklaşık iki yüz yıl boyunca büyük bir yıkım yaratmıştı. Kuzeydoğu Anadolu’da ve Hazar bölgesinde İskit akınları nedeniyle zayıflamalarının ardından, M.Ö. 6. yüzyılda Lydia Kralı Alyattes Kimmerleri büyük bir yenilgiye uğrattı. Bu büyük çöküşün ardından Kimmerler tarihteki yerlerini yitirdiler ve kendileri hakkındaki efsaneler ve hikayeler de sona ermiş oldu.
Kaynaklar:
http://www.livius.org/articles/people/cimmerians/
Cimmeria: Land of Mist and Myth
http://www.v-stetsyuk.name/en/Scythian/Cimmer.html
http://asiaminor.ehw.gForms/fLemmaBody.aspx?lemmaId=8885
http://britam.org/cimmerians-scythians.html
http://www.iranicaonline.org/articles/cimmerians-nomads
https://www.gazeteduvar.com.tdunya-forum/2018/01/28/dunya-forum-kimmerya-ozgur-gezgin-ve-barba
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.08.12 09:50 NewsJungle KATAR'IN HIZBULLAH TERÖR HAREKETININ FINANSMANI IDDIA EDILMESİ ABD BIRLIKLERINI RISKE ATIYOR

Fox News tarafından incelenen yeni bir dosyaya göre, Katar'ın monarşisinin küresel terörist grup Hizbullah'a silah teslimatını finanse ettiği ve emirlikteki yaklaşık 10.000 ABD birlik istasyonunu tehlikeye attığı iddia ediliyor. Körfez eyaletinin Al Udeid askeri üssü, ABD Merkez Komutanlığının ileri karargahına ve ABD Hava Kuvvetleri filolarına ev sahipliği yapmaktadır. Özel bir güvenlik müteahhidi olan Jason G., görünen bir sokma operasyonunun bir parçası olarak Katar'ın silah tedarik işine girdi. Fox News'e Salı günü yaptığı açıklamada, "kraliyet ailesinin bir üyesinin" ABD ve AB tarafından belirlenen terörist örgüt Hizbullah'a Lübnan'daki askeri donanımın teslim edilmesine izin verdiği iddia edildi. Jason G. tarafından sağlanan ve Fox News tarafından doğrulanan bir dosya, Katar kraliyet ailesi üyesinin 2017'den bu yana yayılan bir terör finans planında oynadığı iddia edilen rolü belgeliyor. Lübnan Hizbullah örgütü, Tahran’ın İslam Devrim Muhafızları Birliği (IRGC) tarafından 1982 yılında Lübnan’da kurulan İranlı bir vekil Şii milis gücüdür. İran’ın finansmanına ve desteğine bağımlı olmaya devam etmektedir. Irak ve Lübnan'daki yüzlerce ABD askeri personelinin ölümlerinden sorumludur. Katar'ın Belçika ve NATO büyükelçisi Abdulrahman bin Muhammed Süleyman El-Khulaifi, Jason G.'nin Katar rejiminin Lübnan Şii örgütüne para ve silah sağlamadaki rolünü susturmak için 750.000 avro ödemeye çalıştığı bildirildi. Jason G. dedi ki Ocak 2019 Brüksel'deki el-Khulaifi ile yaptığı toplantıda, "Yahudiler bizim düşmanımızdır." Ne NATO ne de Belçika hükümeti, Fox News'un büyükelçinin iddia edilen olaydaki rolü hakkındaki sorularına yanıt vermedi. Katar misillemesinden korunmak için bir takma ad kullanan Jason G., amacının “Katar'ın aşırılık yanlılarına fon vermeyi durdurmak olduğunu” söyledi. “Kötü elmalar varilden çıkarılmalı ve [Katar] 'ın uluslararası toplumun bir parçası olması gerekiyor." Başkan Donald Trump 2017'de Katar'ın “terörizmin çok yüksek bir düzeyde fonu olduğunu” söyledi. Bir yıl sonra Trump, ülkenin yöneticisi Emir Tamim bin Hamad Al-Thani ile yaptığı toplantıda Katar'ın aşırılık yanlılarıyla savaştığını söyleyerek tersine döndü. The New York Times'a göre, emirliklerin ABD politikasını tersine çevirmedeki başarısı, o zamanlar “Katar ve ücretli lobicileri tarafından yoğun ve pahalı bir çabaya” bağlandı. Katar hakkında dünyadaki en ölümcül terörist hareketlerden birini finanse ettiği iddia edilen yeni açıklamalar, Körfez krallığının ABD ile terörle mücadele ortaklığından şüphe duyuyor Bu bağlamda, bir Arap İsrail eski parlamentosu olan Dr. Azmi Bishara'nın 2006'da İsrail'e karşı savaşında Hizbullah'a yardım etmekle suçlanan, Doha'da sığınma ve kraliyet himayesi (ve kovuşturmadan muafiyet) buldu. Fox News ile yapılan röportajlarda, önde gelen Avrupalı ​​politikacılar Katar'ın terör finansmanı ve Hizbullah'a destek verdiği iddiası üzerine hızlı bir baskı başlattılar. Avrupa'daki cihatçı ağları araştıran bir komisyona liderlik eden ve NATO'ya terör finansmanı hakkında bir rapor hazırlayan Fransız senatör Nathalie Goulet, “Katar ile ilgili bir Avrupa politikamız olmalı ve özellikle terörizmin finansmanı konusunda dikkatli olmalıyız. Belçika bu arada AB'den bir soruşturma istemeli ve tüm Katar banka hesaplarını dondurmalıdır. ” Müslüman Kardeşler'i ve onun tehlikeli Yahudi aleyhtarı ideolojisini destekleyen “Özellikle Katar veya Türkiye gibi ülkelerden terörizmin finansmanını önlemek için özel bir uyarı ve ihtiyatlı bir politika ile genel bir politika belirlememiz gerekiyor” dedi. Terör finansmanını izleyen İngiliz Parlamentosu'nun bir üyesi olan Ian Paisley Jr., Fox News'e Katar rejiminin “ana hatlarıyla çirkin olduğunu ve hem İngiltere hem de Belçika'daki hükümetin kararlı davranması gerektiğini” söyledi. Yetkili, "Bu iddialar özellikle büyükelçinin NATO büyükelçisi olduğu göz önüne alındığında çok ciddidir ve bu araştırılmalı ve uygun önlemler alınmalıdır." Dedi. "Hizbullah, İngiltere'de yasaklanmış bir terörist gruptur ve onlarla çalışmak hoş görülemez. Yarın İngiltere dışişleri sekreteriyle iletişime geçeceğim ve ondan bu iddiaları araştırmasını ve büyükelçiyi temsil etmesini isteyeceğim." ABD insan hakları örgütü Simon Wiesenthal Center'ın baş Nazi avcısı Dr. Efraim Zuroff, Katar’ın Hizbullah teröristlerini finanse etmekte olduğu iddia edilen rolünün "ilgili kişilere karşı derhal harekete geçilmesini ve Katar büyükelçisinin derhal sınır dışı edilmesini gerektirdiğini" söyledi. Dosyaya göre, iki Katarlı hayır kurumu Beyrut'taki Hizbullah'a "gıda ve ilaç kisvesi altında" nakit para sağladı. Kurucuları Şeyh Bayram Bin Muhammed El Thani Yardım Derneği ve Her şeyden önce Eğitim Vakfı olarak adlandırdı. Çeşitli istihbarat servisleri için çalışan Jason G., Fox News'e dosyasının en iyi Alman istihbarat yetkilileri tarafından ilgili ve otantik olarak görüldüğünü doğruladı. Alman haftalık Die Zeit geçtiğimiz ay Jason G.’nin dosyasının 10 milyon avroya kadar getirebileceğini bildirdi. Katar'ın finans ve yardım sistemleri, diğer iddia edilen terör finansmanı programlarında da yer alıyor. Washington Free Beacon, Haziran ayında New York'ta açılan bir davanın Katar Charity (eski adıyla Katar Hayır Kurumu) ve Katar Ulusal Bankası dahil Katar kurumlarının Filistin terör örgütlerini finanse ettiğini iddia etti. Davada davacılar arasında 2016 yılında Filistin Sünni terör örgütü Hamas tarafından öldürülen bir Amerikan askeri gazisi olan Taylor Force ailesi yer aldı. Davada, "Katar, hükmettiği ve kontrol ettiği birkaç kurumu, sahte hayır bağışları kisvesi altında Hamas ve PIJ'ye [Filistin İslami Cihad] aktaran ABD dolarını (Orta Doğu terörist ağlarının seçilen para birimi) birlikte seçti" denildi. 2014 yılında Almanya Kalkınma Bakanı Gerd Müller Katar'ı İslam Devleti teröristlerini finanse etmekle suçladı. Bakan, Alman kamu yayıncısı ZDF'ye verdiği demeçte, "Bu tür bir çatışmanın, bu tür bir krizin her zaman bir tarihi vardır. ... DAEŞ birlikleri, silahlar - bazıları Iraklı kayıp oğullar." “Kimin silahlandığını, DAEŞ birliklerini kimin finanse ettiğini sormalısınız. Orada anahtar kelime Katar - ve bu insanlarla ve devletlerle politik olarak nasıl başa çıkacağız ”dedi. Doha'daki Katar hükümetine ve onun Berlin ve Washington'daki büyükelçiliklerine Fox News medyasından gelen çok sayıda talep cevapsız kaldı. Emirlik'in Alman başkentindeki büyükelçiliğinden bir yetkili, geçen ay Berlin G Zeitung gazetesine Jason G’nin iddialarıyla bağlantılı olarak şunları söyledi: “Katar, Ortadoğu'daki terörizm ve aşırıcılıkla mücadele konusunda uluslararası çabalarda merkezi bir rol oynuyor. "Terörün özel şahıslar tarafından finanse edilmesini önlemek ve izlemek için katı yasalarımız var. Yasadışı faaliyetlere katıldığı tespit edilen herkes, kanunun sonuna kadar yargılanıyor ve cezalandırılıyor ”dedi. ABD Dışişleri Bakanlığı Fox News'a verdiği demeçte, "Katar ABD'nin bölgedeki en yakın askeri müttefiklerinden biri. ABD-Katar askeri ve güvenlik işbirliği bölgeyi daha güvenli ve istikrarlı hale getiriyor. terörle mücadele hava saldırısı operasyonlarımız Al-Udeid Hava Üssü'nden geliyor. "
Paylaş
submitted by NewsJungle to TurkishNews [link] [comments]


2020.07.01 07:04 NewsJungle Fransa Libya'da tehlikeli oyun oynuyor: Türkiye

Türkiye'nin iktidar partisi sözcüsü Salı günü yaptığı açıklamada, Fransa'nın Libya'da suç işleyen ve tehlikeli bir oyun oynayan ülke olduğunu söyledi.

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron'un Türkiye'nin Adalet ve Kalkınma (AK) Partisi sözcüsü Ömer Çelik'teki rolüyle ilgili yorumlarını yapan bir parti kurulu toplantısının ardından Fransa'nın çeyrek asır önce Ruanda'da yaptığı hataları tekrarladığını söyledi.

Yetkili, Fransa'nın "Libya'da faili" olduğunu ve orada "tehlikeli bir oyun" oynadığını, yakın zamanda Fransa'nın desteklediği döneme dönemin general Khalifa Haftar ile hizalanan milislerden kurtarıldıktan sonra Libya'nın Tarhuna şehrinde bulunan toplu mezarların varlığından bahsettiğini de sözlerine ekledi.

"Buradaki garip şey Haftar'ın darbesini ve bu toplu mezarları destekleyen Fransa'nın Türkiye'yi suçlamasıdır," dedi.

Libya, 2011'de geç hükümdar Muammar Kaddafi'nin görevinden bu yana iç savaşla parçalandı. Ülkenin yeni hükümeti 2015 yılında BM liderliğindeki bir anlaşma ile kuruldu, ancak Haftar'ın askeri saldırısı nedeniyle uzun vadeli bir siyasi çözüm çabaları başarısız oldu kuvvetler.

BM, Trablus'un Nisan 2019'dan beri Haftar'ın milislerine karşı savaştığı için, Fayez al-Sarraj'ın başkanlığını yaptığı Libya hükümetini ülkenin meşru otoritesi olarak kabul ediyor.

Haftar milislerini geri çekerek geride kalan alanlarda toplu mezarların keşfinden sonra, BM ve uluslararası hukukçular olası savaş suçları konusunda endişelerini dile getirdiler.

Türkiye, Libya’nın uluslararası alanda tanınan hükümetini desteklemeye devam ederken, Haftar uluslararası olarak Rusya, Fransa, Mısır ve BAE tarafından destekleniyor.

Avrupa'daki terörist gruplara yönelen Çelik, Europol’un yıllık terörizm raporunun Türkiye'nin uzun süredir dile getirdiği endişeleri doğruladığını söyledi.

AB'nin kolluk kuvvetleri tarafından Salı günü yayınlanan bir rapora göre, PKK terör grubu Avrupa Birliği bölgesini propaganda, işe alım, bağış toplama ve lojistik destek faaliyetleri için kullanmaya devam ediyor.

Türkiye, ABD ve AB tarafından terör örgütü olarak listelenen PKK, 30 yılı aşkın terör kampanyasında kadınlar, çocuklar ve bebekler de dahil olmak üzere yaklaşık 40.000 kişinin ölümüne neden oldu.

İsrail'in işgal altındaki Batı Şeria'nın yaklaşık% 30'unu ilhak etmeyi planladığı gerekçesiyle yorum yapan Çelik, 25 Avrupa ülkesinden yaklaşık 1000 milletvekilinin bu hareketle ilgili endişelerini dile getirdiklerini açıkladı.

"Dünya buna karşı bir tavır almazsa, İsrail yavaş yavaş tüm uluslararası düzenin meşruiyetini yok edecektir."

Doğu Kudüs de dahil olmak üzere Batı Şeria, uluslararası hukuk kapsamında işgal altındaki topraklar olarak görülüyor ve böylece tüm Yahudi yerleşimlerini ve planlanan ilhakları yasadışı hale getiriyor.
submitted by NewsJungle to TurkishNews [link] [comments]


2020.06.07 02:19 karanotlar Medeniyet: Bayraklar dikdörtgen, milli marşlar neredeyse aynı

Medeniyet: Bayraklar dikdörtgen, milli marşlar neredeyse aynı
https://preview.redd.it/03231g4bsd351.jpg?width=200&format=pjpg&auto=webp&s=fa03d3d71cf7ec53a8f54d5bacaebd8a060efb2c
Dünyada sadece tek bir medeniyet var
Mark Zuckerberg insanlığı çevrimiçi ortamda birleştirme hayalleri kurarken, son zamanlarda çevrimdışı diyarda cereyan eden olaylar “medeniyetler çatışması” tezinin ateşini körükledi. Pek çok âlim, siyasetçi ve sıradan vatandaş Suriye iç savaşı, IŞİD’in peydahlanması, Brexit’in yarattığı kargaşa ve Avrupa Birliği’nde yaşanan istikrarsızlık gibi konuların hepsinin “Batı Medeniyeti”yle “İslam Medeniyeti” arasındaki çatışmadan kaynaklandığına inanıyor. Batı’nın Müslüman milletlere demokrasi ve insan hakları getir-me girişimleri şiddetli bir İslami tepkiye yol açtı ve Müslüman göçü dalgası beraberinde gerçekleşen İslami terör saldırıları sonucu Avrupalı seçmenler çokkültürlülük hayallerini rafa kaldırıp yabancı düşmanı yerel kimliklere meyletmeye başladı.
Sözkonusu teze göre insanlık ezelden beri birbiriyle uzlaşması mümkün olmayan dünya görüşlerine sahip bireylerin oluşturduğu farklı medeniyetlere ayrılmıştı. Bu birbiriyle bağdaşmayan dünya görüşleri medeniyetlerarası çatışmayı kaçınılmaz kılıyordu. Nasıl ki tabiatta farklı türler doğal seçilimin acımasız yasaları doğrultusunda hayatta kalmaya çalışıyordu, medeniyetler de tarih boyunca defalarca çatışmış ve sadece en güçlü olanlar hayatta kaldığından olan biteni onlar aktarmıştı. Bu amansız hakikati göz ardı edenler, ister liberal siyasetçiler ister akılları beş karış havada mühendisler olsun, hatalarının ceremesini çekeceklerdi.’ “Medeniyetler çatışması” tezinin pek çok siyasi çıkarımı var. Tezin savunucuları “Batı”yla “Müslüman âlemi” birleştirmeye yönelik herhangi bir girişimin başarısızlığa mahkûm olduğunu ileri sürüyor. Müslüman ülkeler asla Batı’nın değerlerini benimsemeyecek, Batılı ülkeler de asla Müslüman azınlıkları özümsemeyi başaramayacak. Buna istinaden ABD, Suriye veya Irak’tan gelen göçmenleri kabul etmemeli ve Avrupa Birliği de çokkültürlü-lük yanılgısından kurtulup göğsünü gere gere Batı kimliğine bürünmelidir. Uzun vadede doğal seçilim sınavından sadece tek bir medeniyet geçecektirve Brüksel’deki bürokratlar Batı’yı İslam tehlikesinden korumayı reddediyorsa o vakit Birleşik Krallık, Danimarka ya da Fransa bu işin altından kendi başına kalkmalıdır.
Oldukça yaygın olsa da hatalı bir tezdir bu. Aşırı İslam ciddi bir tehlike arz ediyor olabilir ama tehdit ettiği “medeniyet”, Batı’ya özgü bir fenomen değil tüm dünya medeniyeti. IŞİD, İran’la ABD’yi ona karşı birlik olmaya boşuna itmedi. Ayrıca ortaçağdan kalma tüm fantezilerine rağmen, aşırı İslamcılar bile sırtlarını 7. yüzyıl Arabistan kültüründen ziyade çağdaş küresel kültüre dayıyor. Ortaçağ çiftçi ve tüccarlarının değil dışlanmış modern gençlerin korku ve umutlarına hitap ediyorlar. Pankaj Mishra ve Christopher de Bellaigue’un güçlü bir şekilde ortaya koyduğu üzere, radikal İslamcılar Hz. Muhammed kadar Marx ve Foucault’dan da etkilenmiş, Emevi ve Abbasi halifeleri kadar 19. yüzyıl Avrupalı anarşistlerinin de mirasını devralmışlardır. Dolayısıyla IŞİD’i dahi gökten inmiş esrarengiz bir ağacın meyvesi gibi değil de hepimizin paylaştığı küresel kültürden türemiş kötü bir tohum şeklinde düşünmek daha doğru olur.
Daha da önemlisi “medeniyetler çatışması” tezine dayanak olarak tarihle biyoloji arasında kurulan alegori yanlış. Küçük kabilelerden devasa medeniyetlere kadar her tür insan topluluğu hayvan türlerinden esas itibarıyla farklıdır ve tarihsel çatışmalar doğal seçilimden büyük farklılıklar gösterir. Hayvan türleri binlerce yıl sağlam kalan nesnel kimliklere sahiptir. Şempanze mi goril mi olduğunuz inançlarınıza göre değil genlerinize göre belirlenir ve farklı genler başka toplumsal davranışlar dayatır. Şempanzeler dişi erkek karışık gruplar halinde yaşar. İktidar için her iki cinsiyetten destekçilerin ittifakını sağlayarak yarışırlar. Buna karşın gorillerde tek bir baskın erkek, dişilerden oluşan bir harem kurar ve lider genellikle konumunu sarsma tehlikesi taşıyan diğer erkekleri kovar. Şempanzeler gorillere özgü toplumsal düzenlemeleri benimseyemez, goriller şempanzeler gibi örgütlenemez ve bildiğimiz kadarıyla şempanze ve gorillerin kendilerine özgü toplumsal sistemleri onyıllardır değil yüz binlerce yıldır süregelmiştir. İnsanlarda buna benzer bir şey göremeyiz. Evet, insan topluluklarının da kendilerine has toplumsal sistemleri var ama bunları belirleyen genler değil, ayrıca birkaç yüzyılı aşkın süre boyunca sağlam kalan birsistem de pek yok.
Örneğin 20. yüzyılda yaşayan Almanları ele alalım. Yüz yıldan kısa bir süre içinde Almanlar kendilerini altı farklı sistem içerisinde teşkilatlandırdı: Ho-henzollern Hanedanı, Weimar Cumhuriyeti, Üçüncü Reich, Alman Demokratik Cumhuriyeti (namıdiğer komünist Doğu Almanya), Almanya Federal Cumhuriyeti (namıdiğer Batı Almanya) ve son olarak yeniden birleşen demokratik Almanya. Elbette Almanlar Almanca konuşmayı, bira içip bratwurst yemeyi sürdürmüştür. Ama Almanları tüm diğer milletlerden ayıran kendilerine has ve II. Wilhelm’den Angela Merkel’e kadar değişmeden kalmış bir öz var mı? Ve böyle bir şey buldunuz diyelim, o şey bin ya da beş bin yıl önce de var mıydı?
Yürürlüğe girmeyen Avrupa Birliği Anayasası Önsözü, “Avrupa’nın ihlal edilemez ve şahısların elinden alınamaz insan hakları, demokrasi, eşitlik ve hukukun üstünlüğü gibi evrensel değerlerin oluşmasına temel sağlayan kültürel, dini ve insani mirasın” esas alındığını ifade ederek başlıyor.’ Bu söylem doğrultusunda Avrupa medeniyetini insan hakları, demokrasi, eşitlik ve özgürlük ilkelerinin belirlediği izlenimini edinebiliriz rahatlıkla. Antik Atina demokrasisiyle günümüz Avrupa Birliği arasında doğrudan bir bağlantı kurarak Avrupa’nın 2500 yıllık özgürlük ve demokrasi geleneğini öven pek çok söylev bulunur.
Durum filin kuyruğunu tutup fil denen hayvanı bir çeşit fırça sanan kör adamın hikâyesinden farksız. Avrupa’nın yüzlerce yıldır demokratik fikirler barındırdığı doğru ama bu fikirler hiçbir zaman bütünlüklü değildi. Atina demokrasisi tüm görkemine ve yarattığı etkiye karşın sadece iki yüz yıl hayatta kalabilmiş ve Balkanlar’ın ufak bir köşesinde isteksizce uygulanmış bir deneyden ibaretti. Avrupa medeniyeti geçtiğimiz 2500 yıl boyunca demokrasi ve insan haklarının beşiği olduysa, Sparta ile Jül Sezar’ı, Haçlılar ile Konkistadorlar’ı, Engizisyon ile köle ticaretini, XIV. Louis ile Napolyon’u, Hitler ile Stalin’i nereye oturtacağız? Bunların hepsi yabancı medeniyetlerden gelen davetsiz misafirler mi? Esasen Avrupa medeniyetini Avrupalıların ona yüklediği anlam belirliyor; nasıl ki Hıristiyanlığı Hıristiyanların Hıristiyanlığa yüklediği anlam, İslam’ı Müslümanların İslam’a yüklediği anlam, Yahudiliği Yahudilerin Yahudiliğe yüklediği anlam belirliyorsa. Ve bu medeniyete yüzyıllar içinde son derece farklı anlamlar yüklenmiş. İnsan topluluklarını süregiden herhangi bir şeyden ziyade uğradıkları değişimler tanımlar ama insanlar hikâye anlatma becerileri sayesinde kendilerine her koşulda kadim bir kimlik yaratmayı başarırlar. Ne tür devrimler yaşanırsa yaşansın insanlar genellikle eskiyle yeniyi aynı potada eritirler. Bireyler bile devrim niteliği taşıyan şahsi değişimlerini anlamlı ve güçlü bir hayat hikâyesi oluşturacak şekle sokabilir: “Bir zamanlar sosyalisttim ama sonra kapitalist oldum; Fransa’da doğdum ama şimdi ABD’ de yaşıyorum; evliydim ama boşandım; kansere yakalandım ama iyileştim.” Aynı şekilde Almanlar gibi bir topluluk da kendilerini geçirdikleri deneyimler üzerinden tanımlayabilir: “Bir zamanlar Naziydik ama dersimizi aldık ve artık barış yanlısı demokratlarız.” Önce 11. Wilhelm, sonra Hitler ve son olarak da Merkel dönemlerinde kendini gösteren nevi şahsına münhasır bir Alman niteliği aramaya gerek yok. Alman kimliğini belirleyen, bu kökten dönüşümlerin ta kendisi. 2018′ de Almanlık liberal ve demokrat değerleri savunurken Naziliğin ağır mirasıyla cebelleşmek demek. 2050’de ne anlama gelir kim bilir.
İnsanlar çoğunlukla, özellikle de konu temel siyasal ve dini değerler olunca, bu değişimleri görmezden gelir. Sahip olduğumuz değerlere yedi ceddimizden kalma kıymetli miraslarmış muamelesi yaparız. Ne var ki böyle yapabilmemizin yegâne sebebi ceddimizin ölüp gitmiş ve söz alamayacak olmasıdır. Örneğin Yahudilerin kadınlara karşı tutumunu ele alalım. Günümüzde aşırı Ortodoks Yahudiler kamusal alanda kadın imgesine yer verilmesine izin vermiyor. Aşırı Ortodoks Yahudilere yönelik reklamlarda sadece erkeklere ve erkek çocuklara yer veriliyor; kadınlar ve kız çocukları asla kullanılmıyor.
2011’de aşırı Ortodoks tandanslı Brooklyn gazetesi Di Tzeitung, Usame bin Ladin’in ikamet ettiği komplekse düzenlenen baskını izleyen ABD’li devlet görevlilerinin fotoğrafını, fotoğraftaki Dışişleri Bakanı Hillary Clinton da dahil, kadınları dijital yöntemle silerek yayınlayınca bir skandal patlak vermişti. Gazete daha sonra yaptığı açıklamada, Yahudi “tevazu kaideleri” gereği böyle yapmak zorunda kaldıklarını söylemişti. Benzer bir skandal Ha-Mevaser gazetesi Charlie Hebdo katliamının ardından düzenlenen gösteride çekilmiş bir fotoğraftan Angela Merkel ‘i, olur da Merkel ‘in resmi sadık okurlarının zihnine şehvet tohumları ekerse diye çıkarınca yaşanmıştı. Başka bir aşırı Ortodoks gazetenin yayıncıları da bu davranışı desteklemiş, “Arkamızda binlerce yıllık Yahudi geleneği var,” diye açıklamıştı.
Kadınların görülmesinin en ciddi şekilde yasaklandığı yer de sinagoglar. Ortodoks sinagoglarında kadınlar erkeklerden itinayla ayrı tutuluyor ve dua eden ya da Kutsal Kitap okuyan erkekler ezkaza kadın bedeni görmesin diye bir perdenin arkasında yer alan sınırlı bir alanda duruyorlar. Peki ama tüm bunlar binlerce yıllık Yahudi geleneğine dayanıyorsa, arkeologlar İsrail’deki Mişna ve Talmud dönemlerinden kalma antik sinagogları kazdı-ğında ortaya çıkan gerçekleri, cinsiyet ayrımına dair hiçbir kanıt bulunmamasından öte, kimi yarı çıplak denilebilecek kadınların resmedildiği güzide yer mozaiklerini ve duvar resimlerini ne yapacağız? Mişna ve Talmud’u kaleme alan hahamlar bu sinagoglarda dua edip çalışmış ama günümüz Ortodoks Yahudileri bunları günah, dine hakaret ve eski geleneklere saygısızlık olarak değerlendiriyor.
Eski geleneklerin bu minvalde çarpıtılmasına dair örneklere her dinde rastlanır. IŞİD, İslam’ın özgün ve saf haline dönmekle övünür ama aslında yepyeni bir İslam anlayışları var. Eski kutsal metinlerden alıntı yaptıkları doğru ama hangi metinleri kullanıp hangilerini göz ardı edecekleri ve alıntıladıkları kısımları nasıl yorumlayacakları hususunda ihtiyatlı davranıyorlar. Esasen kutsal metinleri işlerine geldiği gibi yorumlama tavırları da başlı başına çağdaş bir olgu. Bilindiği üzere, tefsir, eğitim görmüş ulema sınıfının, Kahire’deki El-Ezher gibi saygın kurumlarda İslam hukuku ve teolojisi çalışan âlimlerin tekelindeydi. IŞİD liderlerinin pek azı böyle bir eğitime sahip; ulema sınıfının en saygın mensupları, Ebu Bekir el-Bağdadi ve şürekâsını cahil ve azılı mücrimler olarak görüp kınıyorlar.
Bu durum IŞİD’i, kimilerinin iddia ettiği gibi “İslam dışı” ya da “İslam karşıtı” kılmıyor. Barack Obama gibi Hıristiyan liderlerin kalkıp Ebu Bekir el-Bağdadi gibi Müslümanlığı kimlik edinmiş kişilere Müslüman olmanın ne demek olduğunu anlatmaya cüret etmesi de son derece ironik.8 İslam’ın özüne dair hararetli tartışmaların hiçbir anlamı yok. İslam’ın belli bir DNA’sı yoktur. Müslümanlar ona ne anlam atfederse İslam da o anlama gelir.9
Almanlar ve goriller İnsan gruplarıyla hayvan türlerini birbirinden ayıran çok daha keskin bir fark var. Türler çoğu kez ayrılır ama asla birleşmez. Yedi milyon yıl kadar önce şempanze ve gorillerin ortak bir atası vardı. Bu tek ata türü zamanla kendi farklı evrimsel yollarını tutan iki popülasyona ayrıldı. Böyle bir sürecin bir kez gerçekleştikten sonra geri dönüşü yoktur. Farklı türlere ait canlılar çiftleştiğinde kendi aralarında üreyebilen yavrular doğuramadığından, türlerin kaynaşması mümkün değildir. Goriller şempanzelerle, zürafalar fillerle, köpekler kedilerle birleşemez.
Bunun aksine insan kabileleri zaman içinde gittikçe daha büyük gruplar meydana getirecek şekilde kaynaşma eğilimindedir. Çağdaş Almanlar kısa bir süre öncesine kadar birbirinden pek haz etmeyen Saksonlar, Prusyalılar, Svabyalılar ve Bavyeralıların birleşmesiyle oluşmuştur. Denildiğine göre, Otto von Bismarck (Darwin’in Türlerin Kökeni eserini okuduktan sonra) Avusturyalılarla insan arasındaki kayıp halkanın Bavyeralılar olduğunu ifade etmiştir.’0 Fransız halkı Franklar, Normanlar, Bretonlar, Gaskonlar ve Provanslıların bir araya gelmesiyle oluşmuştur. Kanalın diğer tarafında da İngiliz, İskoç, Galli ve İrlandalıların (isteseler de istemeseler de) kay-naştırılmasıyla Britanyalılar meydana gelmiştir. Çok geçmeden Almanlar, Fransızlar ve Britanyalılar da kaynaşıp Avrupalıları oluşturabilir.
Londra, Edinburgh ve Brüksel’de yaşayan insanların bugünlerde güçlü bir biçimde fark ettiği üzere birleşmeler her daim ebedi olmuyor. Brexit hem Birleşik Krallık hem de Avrupa Birliği’nin eşzamanlı olarak çözülmesini pekâlâ tetikleyebilir. Ancak uzun vadede tarihin ne yönde seyredeceği belli. On bin yıl önce insanlık sayısız münferit kabileye bölünmüş durumdaydı. Geçen her bin yıl bu parçalar daha büyük yığınlar meydana getirecek şekilde iç içe geçti ve birbiriyle bağlantısı bulunmayan medeniyetler giderek azaldı. Kalan birkaç medeniyet de tek bir dünya medeniyetine dönüşecek şekilde kaynaşıyor. Siyasi, etnik, kültürel ve ekonomik ayrımlar hâlâ var ama bunlar asli birliği bozmuyor. Hatta kimi ayrımları mümkün kılan da bu geniş ve kapsamlı ortak yapı. Mesela ekonomide, herkes aynı piyasaya iştirak etmezse işbölümü başarıyla sağlanamaz. Bir ülkenin otomobil veya petrol üretiminde uzmanlaşması ancak buğdayve pirinç üreten başka bir ülkeden gıda ürünü temin edebiliyorsa mümkündür.
İnsanların birleşme sürecinin iki belirgin biçimi var: farklı zümreler arasında bağlantı kurmak ve zümreler arasındaki faaliyetleri homojenleştirmek. Oldukça farklı davranmaya devam eden zümreler arasında bile bağlantılar kurulabilir. Hatta can düşmanı zümreler arasında bile bağlantı kurulabilir. İnsanlar arasındaki en kuvvetli kimi bağlar bizzat savaşla kurulur. Tarihçiler, küreselleşmenin 1913’te zirveye ulaştığını, ardından dünya savaşları ve Soğuk Savaş sırasında uzunca bir süre düşüşe geçip ancak 1989’dan sonra yeniden yükselmeye başladığını iddia ederler çoğunlukla. ” Bu tespit ekonomik küreselleşme açısından doğru kabul edilebilir ama fark içermekle beraber aynı derecede önem taşıyan askeri küreselleşmeyi göz ardı eder. Fikirlerin, teknolojilerin ve insanların dört bir yana yayılma hızı ticaretten çok savaşla artar. 1918’de ABD’nin Avrupa’yla bağı 1913’e nazaran daha güçlüydü ve iki dünya savaşı arasındaki dönemde uzaklaşan tarafların kaderi 11. Dünya Savaşı ve Soğuk Savaş’la ayrılmaz bir şekilde iç içe geçti.
Ayrıca savaş insanların birbirine ilgisini körükler. ABD’nin Rusya’ya duyduğu ilgi Soğuk Savaş döneminde doruğa ulaşmış, Moskova koridorlarında biri öksürse Washington merdivenlerinde bir koşuşturma başlar olmuştu. İnsanların düşmanlarına duyduğu alaka ticaret ortaklarına duyduklarını katbekat aşar. Vietnam hakkında çekilmiş filmlerin sayısı, Tayvan hakkındaki filmlerin sayısını en az elliye katlar.
Ortaçağ olimpiyatları 21. yüzyılın başında dünya farklı zümreler arasında bağlar kurulmasının çok ötesine geçti. Dünyanın farklı yerlerindeki insanlar birbiriyle iletişim kurmakla kalmayıp giderek daha çok benzer inanç ve davranış biçimlerini benimsemeye başladılar. Bin yıl önce gezegenimiz düzinelerce farklı siyasi modele elverişli topraklara sahipti. Avrupa’da bağımsız şehir devletleri ve ufak çaplı teokrasilerle çekişen feodal beyliklerle karşılaşabilirdiniz. İslam dünyasında evrensel hâkimiyet iddiası taşıyan bir halife bulunsa da krallıklar, sultanlıklar ve emirlikler de mevcuttu. Çin imparatorları kendilerini tek meşru siyasi merci olarak görüyor, kabilelerin oluşturduğu birlikler Çin’in kuzeyiyle batısında birbiriyle çatışıp duruyordu. Hindistan ve Güneydoğu Asya’da rejim çeşitliliği hüküm sürerken Amerika, Afrika ve Güneydoğu Asya’daki adalar boyunca hem küçük avcı toplayıcı gruplar hem de genişleyen imparatorluklar yer alıyordu. Bırakın uluslararası yasaları, komşu insan gruplarının bile ortak diplomatik prosedürler üzerinde anlaşamamasına şaşırmamak gerek. Her toplumun kendi siyasi paradigması bulunuyordu ve yabancı siyasi kavramları anlayıp bunlara saygı göstermeleri zordu.
Aksine günümüzde her yerde kabul edilen tek bir siyasi paradigma var. Gezegenimiz iki yüz bağımsız devlete bölünmüş durumda ve bu devletler aynı diplomatik protokoller ve ortak uluslararası hukuk konusunda genellikle uzlaşıyor. İsveç, Nijerya, Tayland, Brezilya; hepsi atlaslarımızda aynı tip renkli şekiller halinde gösteriliyor; hepsi Birleşmiş Milletler üyesi; pek çok farklılık barındırsalar da hepsi aynı hak ve ayrıcalıklara sahip egemen devletler olarak tanınıyor. Aslında hepsi temsil organları, siyasi partiler, genel oy hakkı ve insan haklarına en azından simgesel bir inancı da içine alan pek çok ortak siyasi anlayış ve uygulamaya sahipler. Londra’da ve Paris’te bulunduğu gibi Tahran’da, Moskova’da, Cape Town’da ve Yeni Delhi’de de bir meclis bulunuyor. İsraillilerle Filistinliler, Ruslarla Ukraynalılar, Türklerle Kürtler küresel kamuoyunun kendi taraflarını tutması için yarışırken hep aynı söylemi; insan hakları, bağımsız devlet ve uluslararası hukuktan dem vuran söylemi kullanıyorlar. Dünya belki “başarısız devletler” silsilesinden payını almıştıramabildiği tek bir başarılı devlet paradigması vardır. Dolayısıyla küresel siyaset Anna Karenina prensibine göre işliyor: başarılı devletlerin hepsi aynı ama tüm başarısız devletler baskın siyasi formülün şu veya bu içeriğini eksik bıraktıkları için kendilerine has bir biçimde başarısız oluyor. Kısa bir süre önce IŞİD bu formülü toptan reddedip tamamıyla bambaşka, evrensel halifeliği esas alan bir siyasi varlık göstermek istemesiyle dikkat çekti. Fakat tam da bu sebeple başarısız oldu. Pek çok gerilla hareketi ve terör örgütü yeni ülkeler kurmayı ya da var olanları ele geçirmeyi başardı. Ama bunu yapabilmelerinin sebebi küresel siyasi düzenin temel ilkelerini kabul etmeleriydi. Taliban bile uluslararası arenada bağımsız Afganistan’ın meşru hükümeti olarak tanınmanın peşine düştü. Şimdiye kadar küresel siyasetin ilkelerini reddeden hiçbir grubun kayda değer bir bölgede kalıcı kontrol sağlayabildiği görülmedi.
Belki de küresel siyasi paradigmanın gücünü ortaya koymanın en iyi yolu savaş ve diplomasi gibi ağır siyasi sorulardan bahsetmektense, 2016 Rio Olimpiyatları gibi bir konuya değinmek. Olimpiyatların nasıl organize edildiğini düşünün. 11 bin sporcu din, sınıf ya da dil gözetilmeden, milliyetleri esas alınarak delegasyonlara ayrılıyor. Budist delegasyonu, proletarya delegasyonu ya da İngilizce konuşanlar delegasyonu diye bir şey yok. Birkaç örnek dışında (özellikle de Tayvan ve Filistin), sporcuların milliyetini belir-lemek gayet basit. 5 Ağustos 2016’da düzenlenen açılış töreninde sporcular gruplar halinde geçerek milli bayraklarını salladı. Michael Phelps ne zaman yeni bir altın madalya kazansa Amerikan milli marşı eşliğinde Amerikan bayrağı çekildi göndere. Emilie Andeol judo dalında altın madalya kazanınca “Marseillaise” çalınıp Fransa’nın üç renkli bayrağı dalgalandırıldı.
Duruma uygun şekilde dünyadaki her ülkenin aynı evrensel model çerçevesinde bir milli marşı var. Neredeyse tüm milli marşlar orkestra eşliğinde söylenebilecek birkaç dakikalık kompozisyonlar, yani yalnızca dini göreve veraset yoluyla gelmiş belli bir zümrenin okuyabildiği yirmi dakikalık ilahiler sözkonusu değil. Suudi Arabistan, Pakistan ve Kongo gibi ülkeler bile milli marşları için Batılı müzik standartlarını benimsemiş. Çoğu marş Beethoven’ın kılını kıpırdatmadan besteleyebileceği nitelikte. (Arkadaşlarınızla bir araya geldiğinizde tüm geceyi YouTube’dan çeşitli milli marşlar çalıp hangisinin hangi ülkenin marşı olduğunu tahmin etmeye çalışarak geçirebilirsiniz.) Marşların sözleri bile dünya genelinde neredeyse aynı; aynı ortak siyasi görüşleri ve topluluğa bağlılık anlayışını yansıtıyorlar. Örneğin sizce aşağıdaki milli marş hangi ülkeye ait olabilir? (Yalnız ülkenin adını genel bir ifade olsun diye “ülkem” şeklinde değiştirdim):
Ülkem, vatanım, Toprağına kanımı akıttığım, Başında bekliyorum, Bekçisiyim vatanımın. Ülkem, milletim, Halkım ve vatanım, Birlikte haykıralım “Birlik ol vatanım!” Yaşasın toprağım, devletim, Milletim, vatanım, hep bir bütün kalsın. Ruhu dirilsin, canlansın bedeni, Büyük ülkem için bunların hepsi! Büyük ülkem, bağımsız ve özgür, Sevdiğim evim ve ülkem. Büyük ülkem, bağımsız ve özgür, Sen çok yaşa büyük ülkem!
Cevap Endonezya. Peki Polonya, Nijerya ya da Brezilya desem şaşırır mıydınız? Milli bayraklara da aynı sıkıcı temayüller hâkim. Tek bir istisna var. Tüm bayraklar bir dikdörtgen kumaş üzerine işlenmiş son derece sınırlı sayıda renk ve geometrik şekilden ibaret. Bir tek Nepal farklı. Nepal bayrağı iki üçgen şeklinde (ama Olimpiyatlarda hiç madalya almadılar). Endonezya bayrağı beyaz üstünde kırmızı şerit. Polonya bayrağı kırmızı üstünde beyaz şerit. Monako bayrağı Endonezya bayrağıyla aynı. Renk körü birinin Belçika, Çad, Fildişi Sahili, Fransa, Gine, İrlanda, İtalya, Mali ve Romanya bayraklarını birbirinden ayırması mümkün değil; hepsinde değişik renklerde yan yana üç şerit var.
Bu ülkelerin bazıları birbirleriyle kıyasıya savaşmış ama 20. yüzyılın çalkantıları esnasında Olimpiyat Oyunları savaş yüzünden sadece üç defa iptal edilmiş (1916, 1940 ve 1944’te). 1980’de ABD bazı yandaşlarıyla beraber Moskova Olimpiyatları’nı boykot etmiş. 1984’te Sovyet bloğu Los Angeles’ta düzenlenen olimpiyatları boykot etmiş. Ve çeşitli seneler Olimpiyat Oyunları siyasi çalkantıların göbeğinde cereyan etmiş (bunların en önemlileri Nazi döneminde Berlin’de düzenlenen 1936 Olimpiyatları ve 1972 Münih Olimpiyatları’nda Filistinli teröristlerin İsrail takımını katletmesi). Fakat genele bakarsak siyasi anlaşmazlıklar Olimpiyat projesini yoldan çıkaramamış.
Şimdi bin sene öncesine gidelim. Diyelim 1016 yılında ortaçağ olimpiyatlarını Rio’da düzenlemek istiyorsunuz. O vakitler Rio’nun Tupi halkının yaşadığı küçük bir köy olduğunu12 ve Asya, Afrika ve Avrupa yerlilerinin Amerika Kıtası’ndan haberi bile olmadığını bir anlığına unutun. Dünyanın en iyi sporcularını uçak yokken nasıl Rio’ya getireceğinize dair lojistik sorunları kafanızdan çıkarın. Dünya çapında herkesin yaptığı pek az ortak spor dalı bulunduğunu ve herkes koşsa bile koşu yarışı kaideleri konusunda herkesin anlaşamayacağını da unutun. Sadece yarışacak delegasyonları neye göre gruplayacağınızı düşünün. Günümüzün Olimpiyat Komitesi Tayvan ve Filistin sorunu üzerine saatlerce kafa patlatıyor. Ortaçağ olimpiyatlarının siyasi sorunları üzerine kaç saat harcamanız gerekeceğini bulmak için bu süreyi on binle çarpın.
Öncelikle 1016’da Çin’deki Song İmparatorluğu dünyadaki başka hiçbir siyasi oluşumu kendi dengi görmüyordu. Dolayısıyla kendi Olimpiyat dele-gasyonuyla Kore’nin Koryo Krallığı ya da Vietnam’daki Dai Viet Krallığı, hele hele deniz aşırı yerlerdeki ilkel barbarların delegasyonlarıyla aynı kefeye konulmasını akla hayale sığmayacak bir aşağılanma olarak algılardı.
Bağdat’taki halife kendini evrensel hegemonyaya sahip görüyor ve çoğu Sünni Müslüman tarafından dini lider statüsünde tutuluyordu. Ancak pratikte halifenin Bağdat yönetiminde pek bir sözü yoktu. O halde tüm Sünni sporcular tek bir halife delegasyonu altında mı toplanacak yoksa Sünni dünyasına hükmeden sayısız emirlik ve sultanlıklara göre mi ayrılacaklar? Ama iş neden emirlikler ve sultanlıklarla sınırlı kalsın? Arabistan çöllerinde Allah’tan başka hükümdar tanımayan bir dolu özgür bedevi kabile yaşıyor. Bunların her birinin okçuluk ya da deve yarışı dallarında müsabaka edecek bağımsız takımlar göndermesine izin verilecek mi? Avrupa da aynı ölçüde baş ağrısına sebep verecek nitelikte. Norman kasabası Ivry’den çıkan bir sporcu Ivry Kontu’nun mu yoksagüçsüz Fransa Kralı’nın mı sancağı altında yarışacak?
Bu siyasi oluşumların pek çoğu yıllar içinde belirip kaybolmuş. Siz 1016 Olimpiyatları’na hazırlık yaparken hangi delegasyonların zuhur edeceğini önceden bilmeniz mümkün değil çünkü kimse bir sonraki sene hangi siyasi oluşumların varlık göstermeyi sürdüreceğini bilmiyor. İngiltere Krallığı 1016 Olimpiyatları’na katılmış olsa sporcular madalyalarını alıp eve dönünce Londra’nın Danimarkalılar tarafından işgal edildiğini ve İngiltere’nin Danimarka, Norveç ve İsveç’le birlikte Kral Büyük Knud’un Kuzey Denizi İmparatorluğu’na dahil edildiğini görürlerdi. Yirmi yıl sonra bu imparatorluk dağıldı ama ondan otuz sene sonra İngiltere yeniden, bu defa Normandi-ya Dükü tarafından işgal edildi.
Bu gelipgeçici siyasi oluşumların pek çoğunun ne çalacak bir milli marşı ne de göndere çekecek bir bayrağı bulunmadığını söylemeye gerek bile yok. Tabii ki siyasi semboller önemliydi ama Avrupa siyasetinin sembolik diliyle Endonezya, Çin ya da Tupi siyasetlerinin sembolik dilleri birbirinden son derece farklıydı. Zafer göstergesi teşkil edecek ortak bir protokol üzerinde anlaşmak neredeyse imkânsız olurdu.
O yüzden 2020 Tokyo Olimpiyatları’nı izlerken milletler arasındaki bu sözde çekişmenin aslında muazzam bir küresel uzlaşmayı temsil ettiğini unutmayın. Kendi ülkelerinin temsilcileri altın madalya kazanıp bayrakları göndere çekilince herkesi milli gurur duygusu kaplıyor ama esasen insanlığın böyle bir etkinlik düzenleyebilmesi çok daha büyük bir gurur kaynağı.
Yuval Noah Harari 21. Yüzyıl İçin 21 Ders
https://www.cafrande.org/dunyada-sadece-tek-bir-medeniyet-var-yuval-noah-harari/
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.06.04 05:53 NewsJungle Haftar Libya'daki çatışmayı kazanamayacak

Dışişleri bakanı Çarşamba günü yaptığı açıklamada, savaş ağası Khalifa Haftar'ın milislerinin Libya'da devam eden çatışmayı kazanamayacağını söyledi.

Mevlut Çavuşoğlu televizyonda yayınlanan bir röportajda, "Trablus'tan Tunus'a sahil şeridini geri almak, uluslararası havalimanlarını yeniden ele geçirmek ve hava ve kara operasyonlarından sağlanan ilerleme esasen Haftar'ın bu savaşı kazanamayacağını gösteriyor," dedi.

Haftar’ın milisleri yakın zamanda saldırılarını hızlandırdı, ancak Başbakan Fayez al-Sarraj yönetimindeki Libya hükümeti onları karşı saldırı ile püskürtmeye başladı ve kilit pozisyonları ele geçirdi.

"Haftar tarafı Libya'da siyasi bir çözüm istemiyor, ne de Birleşik Arap Emirlikleri, Mısır ve Rus destekli Wagner [Grup] paralı askerleri gibi Haftar'ı destekleyen ülkeler değil."

2011'de geç hükümdar Muammer Kaddafi'nin görevini takiben, Libya’nın hükümeti 2015 yılında BM liderliğindeki bir siyasi anlaşma çerçevesinde kuruldu.

Libya hükümeti Haftar'ın kuvvetleri tarafından Nisan 2019'dan beri saldırı altında ve şiddet olayında 1000'den fazla kişi öldürüldü.

ABD'deki son gelişmeler üzerine Çavuşoğlu, geçen hafta beyaz bir polis memuru tarafından tutuklandıktan sonra ölen silahsız bir siyah adam olan George Floyd'un öldürülmesine karşı protesto gösterileri konusunda açık görüş çağrısında bulundu.

Çavuşoğlu, "Polisin herhangi bir kişiyi ırk veya dine bakılmaksızın bu şekilde öldürmesi kabul edilemez," dedi.

"Adalet, bu cinayeti işleyen polisle ilgili herkesin vicdanını rahatlatacak şekilde yapılmalıdır" dedi.

Ancak vandalizme dönüşen protestoların hem uygunsuz hem de tehlikeli olacağını da vurguladı.

"Kim olursa olsun, sadece ABD'de değil, diğer ülkelerde de böyle bir vandalizmi desteklemiyoruz."

ABD Başkanı Donald Trump, aşırı sol anti-faşist grup Antifa'yı terör örgütü ilan edeceğini söyleyen Çavuşoğlu, Antifa ile terörist YPG / PKK arasındaki bağlantılar hakkında son basın haberlerine atıfta bulunarak ABD'yi Antifa'ya karşı benzer bir duruş sergilemeye çağırdı Türk askerlerine YPG / PKK ile birlikte saldırıyor.

Türkiye'ye karşı 30 yıldan fazla süren terör kampanyasında, Türkiye, ABD ve Avrupa Birliği tarafından terör örgütü olarak listelenen PKK, kadınlar, çocuklar ve bebekler dahil olmak üzere 40.000 kişinin ölümlerinden sorumludur. YPG, PKK’nın Suriye ayağı.

- 'D. Akdnz.'de uluslararası hukuka uygun Türk faaliyetleri'

Ankara'nın geçen yıldan bu yana Doğu Akdeniz'de faaliyet gösteren tatbikatlarında Çavuşoğlu, bölgedeki Türk faaliyetlerinin uluslararası hukuka uygun olduğunu söyledi.

Türkiye'nin Doğu Akdeniz'deki amacının herkesle işbirliği yapmak olduğunu belirterek, Kıbrıslı Rumların “önce Kıbrıs'ta zenginliğin adil paylaşımı konusunda Kıbrıs Türk tarafına katılmaları gerektiğini” de sözlerine ekledi.

Üst düzey diplomat, Türkiye'nin katılımı olmayan Doğu Akdeniz ile ilgili herhangi bir anlaşmanın “geçersiz ve hükümsüz” olacağını da vurguladı.

“Türkiye ile herhangi bir işbirliği olmaması, sonuçta sonuç vermeyecektir. Bunu attığımız adımlarla kanıtladık. Hata uydurulamaz. Doğu Akdeniz'de işbirliği yapmak istiyorsan bize geleceksin ”diye açıkladı.

- Ayasofya Kur'an okuması

Çavuşoğlu, geçen hafta İstanbul'da Ayasofya'da özel bir Kuran okuması dışında Yunanistan'a seslendi.

Osmanlı'nın İstanbul'un fethinin yıldönümü münasebetiyle, Osmanlı döneminde cami olarak hizmet veren Ayasofya müzesinde Kuran'dan bir shre (bölüm) okunmuştur.

Çavuşoğlu, Türkiye “Kuran'dan okuma veya dua çağrısı için kimseden izin istemeyecek” dedi.

Yunanistan’ın Kuran okumasına itirazlarını bozan dışişleri bakanı, Atina’nın yerel Müslümanların ihtiyacına rağmen camiden yoksun tek Avrupa başkenti olduğunu da kaydetti.

Ayasofya, “Türkiye Cumhuriyeti'nin malı” dedi Çavuşoğlu.

Yeni koronavirüs (COVID-19) pandemisi de dünya çapında birçok kişinin hayatını tehdit etmeye devam ederken Çavuşoğlu, Türkiye'nin geri dönmek isteyen vatandaşlarını geri getirmeye devam ettiğini söyledi.

"126 ülkeden 75.000'den fazla vatandaşımızı Türkiye'ye tahliye ettik. Bu Türkiye Cumhuriyeti tarihindeki en büyük tahliye operasyonu."
submitted by NewsJungle to TurkishNews [link] [comments]


2020.04.07 22:03 karanotlar Türkiye Sol Hareketinin Soykırımlara Bakışı

Soykırım ya da jenosit kavramı 1944’te Polonya Yahudi’si bir hukukçu olan Raphael Lemkin tarafından Yunanca “ırk”, “soy” anlamına gelen “génos” ile Fransızcaya Latince “katletmek” anlamına gelen "cidium" kökünden geçmiş "cide" sözcüklerinin birleştirilmesiyle oluşturulmuştur. Lemkin “Jenosit konusuna nasıl geldiniz?” sorusuna cevaben “Jenosit ile ilgilenmeye başladım, çünkü birçok kez gerçekleşti. Önce Ermenilerin başına geldi, ardından da Hitler harekete geçti” diye cevap verir. 1944’te Carnegie Uluslararası Barış Vakfı Lemkin’in en önemli çalışması olan, “İşgal Altındaki Avrupa’da Mihver Devletleri’nin Yönetimi” adlı eserinde 2. Paylaşım Savaşı sırasında Nazi Almanya’sı tarafından işgal edilmiş ülkelerdeki Alman yönetiminin soykırım terimi eşliğinde geniş bir hukuki analizini içeriyordu.
Lemkin’in “uluslararası yasaların ihlali olarak soykırım” fikri uluslararası kamuoyu tarafından yaygınlıkla kabul edildi ve Nürnberg Mahkemeleri’nin hukuki temelini oluşturdu. 1943’te Lemkin soykırımı şu şekilde tanımlıyordu:
“Genel anlamda konuşursak, soykırımı, milletin tüm üyelerinin kitlesel kırımlarla yok edildiği durumlar hariç, bir milletin anında yok edilmesi anlamına gelmek zorunda değil. Ulusal bir grubun yok olması niyetiyle grubun elzem yaşam kaynaklarının yok edilmesi amacını taşıyan çeşitli hareketlerden oluşan örgütlü bir planı ifade eder. Bu tür bir planın hedefi ulusal gruplara ait siyasi ve toplumsal kurumların, kültürün, dilin, milli hislerin, dinin ve iktisadi varlığın tahrip edilmesi ve bu gruplara dâhil kişilerin bireysel güvenlik, özgürlük, sağlık, onur ve hatta yaşamlarının yok edilmesidir.”
Soykırım tanımının 2. Paylaşım Savaşı sonrası ortaya çıktığını ve UCM (Uluslararası Ceza Mahkemesi), BM Güvenlik Konseyi gibi kuruluşlarca kabul gördüğünü, çeşitli sözleşmeler ve mahkemeler, mekanizmalar oluşturulduğunu görüyoruz. Bu konuda öyle ya da böyle bir hukuk oluştuğu da anlaşılıyor. Ancak tüm bu sözleşmelerde sık sık geçen uluslar arası toplumun ya da devletlerin çıkarları vurgusundaki toplum ve devlet işin püf noktasını oluşturuyor. Toplum ya da uluslararası toplum sözcükleri ilk bakışta geniş kitleleri ifade ediyor gibi gözükmesine rağmen -ki bu dahi muğlâk bir ifadedir- anlamı hiç de böyle değildir. “Uluslararası toplum”, ilk kez İkinci Dünya Savaşı sonrasında Herbert Butterfield, Martin Wight ve Hedley Bull’un kurucuları olarak kabul edildiği, ‘İngiliz Okulu’nun ortaya attığı bir kavramdır. Özetle uluslararası toplum, ortak kültür, çıkarlar, normlar, kurumlar ve hukuk vasıtasıyla devletlerarası işbirliğini ifade eder. Dolayısıyla bu kavramda geçen toplumun içinde emekçi kitleler, ezilen uluslar, kadınlar yoktur. Uluslararası toplum tam tersine bu kesimleri sömüren, baskı altına alan, yok sayan ulusal ve uluslararası tekelleri ifade eder.
Dünyadaki ekonomik ve siyasi ilişkilerin bize gösterdiği şudur ki, uluslararası tekellerin çıkarları dünya hukukun temelidir. Ve bu temel aynı zamanda Birleşmiş Milletler gibi bir örgütün de kuruluş gerekçesidir. Uluslararası tekellerin çıkarını zedeleyebilecek bir yargılama olamayacak ise bütün bu yazılan çizilen şaşalı, akademik, hukuki sözler hiçbir anlam ifade etmeyecektir. Üstelik tüm bu tanımlar, sözleşmeler, mahkemeler geçmişle değil, gelecekle ilgilidir. Bizim konumuz ise geçmişle; yüzyıl öncesi ile ilgilidir.
Resmi tarih
Peki, yüz yıl önce yaşanmış olayların, katliamların, soykırımların tartışılması bugün bize ne kazandıracaktır?
Geçmişte yaşanmış haksızlıklar ve adaletsizlikler eğer ortadan kaldırılmamış, cezalandırılmamış ise bugün yaşanan haksızlık ve adaletsizliklerin de sebebidir. Bu nedenle geçmişte yaşanmış katliamların, soykırımların tartışılması önemlidir.
1923 yılında kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti dünyada pek eşi benzeri olmayan bir kuruluş sürecine ve sonrasında yeniden yazılmış bir resmi tarihe sahiptir. Resmi tarih anlatımı yalanlar üzerine kurgulanmış bir tarih anlatımıdır. 1928 yılında alfabenin değiştirilmesi ile birlikte ileriki yıllarda eski belgelerin okunabilmesi doğal olarak sadece uzmanlığı olan kişilerle sınırlıdır. Böylelikle yalanların deşifre edilebilmesi de zorlaşmıştır.
  1. yüzyılın başında, ezilen ulusların kanlarını döküp, canlarını ve mallarını alarak kurulan, sınırları da kendisi de meşru olmayan Türkiye Cumhuriyeti’nin, toplumun tüm kesimlerine on yıllardır anlattığı resmî tarih baştan aşağıya yalandır.
Resmi tarihin yalanlarıyla adeta yok sayılan Ermeniler, Süryaniler, Rumlar ve onlara yönelik soykırım büyük bir ‘ustalıkla’ yüzyıl boyunca gizlenmiştir. Aynı durum Kürtler için de geçerlidir. On yıl öncesine kadar Kürtlerin varlığını inkâr eden Türkiye Cumhuriyeti devleti Kürtlerin on yıllardır yürüttükleri mücadele ve ödedikleri bedeller sayesinde bu topraklarda yaşadıklarını, kimliklerini kabul etmek zorunda kalmıştır. Ancak bu durumun tek sorumlusu Türkiye Cumhuriyeti resmi tarihi değildir.
Hıristiyan uluslara yönelik soykırım
Türkiye Cumhuriyeti devleti ve onun resmi ideolojisinin başından itibaren reddettiği 20. yüzyılın ilk soykırımı olan Hıristiyan inancından uluslara yönelik (Ermeni-Süryani-Rum) soykırım, tarihçiler ve konuyla ilgili bilim çevrelerince değerlendirilirken bazı önemli eksikliklere, hatalara düşülmektedir. En önemlisi de cumhuriyet tarihi boyunca kendini sol, sosyalist olarak tanımlayan çeşitli muhalif örgütlenmelerin konuya duyarsızlığı ya da resmi tarih tezlerinin savunuculuğunu yapmalarıdır.
  1. yüzyılın başında yeryüzünün en büyük cinayetlerine tanık olduk. Aslında 1894’te Abdülhamit’in Ermenilere yönelik katliamlarıyla başlayan süreç, 1915’te kısa bir süre içinde tehcirler ve Teşkilat-ı Mahsusa’nın katliamları sonucu 1,5 milyon Ermeni’nin ölümüyle sonuçlandı. Ancak katliamlar sadece Ermenilerle sınırlı değildi. Aynı anda Asurî-Süryani 250 binin üzerinde insan da canını kaybetmiş, Pontos’ta ise 150 bin Rum öldürülmüştü. Rumlara yönelik tehcirler ise daha 1911 yılında başlamıştı. Mustafa Kemal’in Samsun’a çıkışıyla birlikte Pontos’ta cinayetler bir ulusu toptan imhayı içermiş ve toplam 353 bin Pontoslu Rum soykırımına uğratılmıştı. Yunan ordusunun geriletildiği süreçte ise 800 bin Küçük Asyalı Rum kaybolmuştu.
1923 yılında Lozan’da imzalanan Mübadele Anlaşması ile de 1 milyon 250 bin Hıristiyan Rum, binlerce yıldır yaşadıkları topraklardan sürgün edilmişti. Mağdurlar cephesinden baktığımızda bu süreçler birbirinden ayrı olarak ele alınır. Ermeni Soykırımı, Asuri-Süryani Soykırımı, Pontos Rum Soykırımı, Küçük Asya Rum Soykırımı gibi. Bu anlaşılır bir durumdur; herkes yaşadığı zulmü, haksızlığı dile getirmekte, adalet aramaktadır.
Oysa bu değişik uluslara yönelik 1894’te başlayıp 1923 yılında sonuçlanacak olan yok etme girişimi bir merkezi politikanın sonucudur. Üstelik Hıristiyan inancından ulusları hedefleyen bu yok etme, cumhuriyetin kurulması ile birlikte Türk olmayan diğer Müslüman inancından ulusları, diğer mezhepleri de kapsayarak günümüze kadar devam edecektir.
İnkâr
Türkiye Cumhuriyeti devleti yüzyıldır soykırımı inkâr ediyor. Ancak inkâr, sadece "Soykırım olmamıştır" diye direkt ret etmek değildir. Kimi zaman "Düşmanla işbirliği içindeydiler, dış güçlerin maşasıydılar" denilerek işlenen cinayetler meşrulaştırılmaya çalışılmış kimi zaman da "bir grup eşkıyanın" işledikleri suçlardan dolayı cezalandırıldığı savunularak soykırım inkâr edilmiştir.
Bazı araştırmacı ve akademisyen çevrelerin tarihsel süreçleri ele alırken gözden kaçırdıkları ya da bilinçli olarak yaptığı bir şey vardır ki o da İTC (İttihat ve Terakki Cemiyeti) süreci ile Kemalistlerin iktidar oldukları süreçleri birbirinden ayrı ele almalarıdır. Böyle bir ele alış ne gibi bir sonuç doğurmaktadır peki?
Ermeni Soykırımı’ndan sorumlu olanları İTC olarak görür, böylece Türkiye Cumhuriyeti devletini ya da Kemalistleri karşınıza almamış olursunuz. Öyle ya tarihsel olarak Ermeni Soykırımı “Cumhuriyet” öncesinde yaşanmıştır.
1915 Ermeni Soykırımı, Osmanlı İmparatorluğu dönemine denk düşmektedir ve iktidar olan İTC’dir. Süryanilere yönelik katliamlar da yine bu dönemde başlamıştır. Bu durum, Kemalistler açısından, “Bizden önce yaşandı bunlar” biçiminde bir savunu şansı doğurur. Zaten Kemalistler, 1930’lu yıllardan sonra yazmaya başladıkları yeni resmi tarihlerinde İTC ile ilgileri olmadığını, hatta onlarla sürekli bir çatışma içinde olduklarını iddia ederler.
1908-1918 arasındaki İTC iktidarı sürecinde yaşananlar ile 1918 sonrasındaki Kemalist iktidar sürecinde yaşananlar birbirinden ayrı ele alınmaktadır, ki bu yaklaşım resmi tarihçilerce soykırımı bizzat Mustafa Kemal’in ağzından “…eski Jön Türk Partisi artıkları, kitleler halinde, evlerinden/yurtlarından acımasızca sürülen ve katledilen milyonlarca Hıristiyan tebaamızın hayatlarından sorumludurlar…” sözleriyle benimsenmiş; olan biten Osmanlı’nın (İTC’nin) suçu olarak değerlendirilmiş, cumhuriyetin kurucularının bu soykırımdan sorumlu olmadığı vurgulanmıştır.
Oysa durum bunun tam tersidir; bir kere Kemalist kadroların hemen tümü eski İTC ve Teşkilat-ı Mahsusa kadrolarıdır. İTC ile hiçbir ideolojik farklılıkları olmadığı gibi, onların başlattığı projeyi, Kemalistler devam ettirmişler; Ermeniler ve Süryanilerden sonra
Rumlara yönelik Pontos’ta ve Küçük Asya’da daha organize bir soykırım planını hayata geçirmişlerdir.
Yani Müslüman inancından olmayan ulusların imhasının ardından Kızılbaş Alevilere ve Kürtlere yönelerek, Kürdistan’ı kana bulamışlardır.
Bazı araştırmacı ve akademisyen çevrelerin bu iki dönemi birbirinden ayıran hatalı bakış açılarına rağmen genel olarak Türkiye Cumhuriyeti devleti resmi tarihçileri ve resmi ideolojisi her iki dönemde yaşanmış bu soykırımı inkâr etmeye devam ediyorlar.
1919 yılından sonraki sürecin, iki cepheyle sınırlı Türk-Yunan savaşının bir "bağımsızlık/ulusal kurtuluş" mücadelesi olarak değerlendirilmesi de ikinci önemli hatadır, ki bu değerlendirme 1918’den sonraki Mustafa Kemal’in öncülüğündeki dönemde devam eden soykırıma; o dönem yaşanan sürgün ve katliamlara meşruiyet sağlamaktadır. Bir yandan "emperyalizme karşı bağımsızlık" iddiasıyla mücadele yürütülürken "isyancılar" Kemalistlerce "vatan haini" ilan edilmiş ve katledilmeleri haklı gösterilmeye çalışılmıştır.
Bu ikinci değerlendirme, İTC’nin devamı olan Kemalistleri, onlardan ayırmaya ve "ülkeleri işgal altından olan" Kemalistleri haklı gösterme çabasından başka bir şey değildir. Böylece Pontos’ta 353 bin Rum’un katledilmesi ve kalanların da Türkleştirilip Müslümanlaştırılması ile sonuçlanan soykırım görmezden gelinmiştir.
Sol Hareketin Sınırları
Genel olarak yaşanan coğrafyayı Türkiye ya da ‘Anadolu’ diye tarif eden Türkiye sol hareketi sınıfsız ve sınırsız bir dünya için mücadele ettiğini propaganda eder. Ama birçok sol, sosyalist örgüt kendisini Türk, Türkiye sözcükleriyle başlayan isimlerle anarken mücadele alanı ise sınırsız değil, sınırlıdır. O sınır 28 Ocak 1920’de İstanbul’da son toplantısını yapan Meclisi-Mebusan’ın o gün kabul edip, 17 Şubat 1920’de duyurduğu Misak-ı Milli sınırlarıdır. Bu sınırlar Türkiye Cumhuriyeti devletinin diğer bir deyimle burjuvazinin belirlediği sınırlardır. Ancak cumhuriyetin kuruluşu öncesinde bu sınırların dışında yer alan bir çok bölgede bugünkü sınırlar içerisinde yaşayan çeşitli uluslarla ortak geçmişe, aynı etnik kimliğe ve inanca sahip olanlar genel olarak Türkiye sol hareketinin önemli bir bölümünün mücadele alanı dışındadır. Kürdistan, Lazistan, Ermenistan gibi parçalı ülkelerin sadece Misak- Milli sınırları içinde yer alan insanları için mücadele yürütülürken bu ulusal kimliklerin ayrı örgütlenmelerine de sıcak bakılmaz. Yürütülecek mücadele burjuvazinin belirlediği Misak-i Milli sınırları içinde ulusal kimlikten "bağımsız" ele alınmalıdır; bu da diğer ulusal kimlikleri ret etmek ve ulusal kimliğin toptan Türk olarak kabul edilmesi anlamına gelir.
Mustafa Suphi ile başlayan sosyalizm tarihi
Son yıllara kadar Türkiye sol hareketinin büyük bir çoğunluğu sosyalizmin tarihini TKP’nin kurucusu Mustafa Suphi ile başlatıyordu. Oysa 15 Haziran 1915’te Beyazıt Meydanı’nda idam edilen Sosyalist Hınçak Partisi üyeleri, yalnız kendi halklarının hakları için değil, tüm insanlığın kurtuluşu için savaşan Madteos Sarkisyan (Paramaz) ve 19 arkadaşı bu toprakların Ermeni sosyalistleridir.
Beyazıt’ta darağacına ilk çıkartılan Paramaz’ın idam sehpasındaki sözleri, “Siz sadece bizim vücudumuzu yok edebilirsiniz fakat inandığımız fikirleri asla. Yaşasın sosyalizm” mesajı, sonradan darağaçlarına çıkartılan "Türkiyeli" devrimcilerin de sözü olur ama adları anılmaz. Yıllarca Ermeni Soykırımı’nı dile getirip mücadele eden Ermeni diasporası sosyalist oldukları için Paramazları yok sayarken, Türkiye sol hareketi de Ermeni oldukları için onları görmezden gelir. 20. yüzyılın başında Selanik’teki birçok işçi grevini örgütleyen sendika liderleri Rum, Bulgar, Sırp, Yahudi oldukları için yine Türkiye sol hareketinin tarihinde yer almaz.
İrvem Keskinoğlu'nun Türkiye Sendikacılık Ansiklopedisi'nde verdiği bilgiye göre, 1910 yılında 1 Mayıs, Selanik ile birkaç Rumeli kentinde daha kutlanır. 1911'de ise Üsküp, Selanik, İstanbul, Edirne ve bazı Trakya kentlerinde kutlamalar yapılır. Selanik'te 14'ten fazla sendikaya bağlı Yahudi, Bulgar, Rum/Helen ve Müslüman işçilerden oluşan 2 bin kişinin katıldığı mitingde 4 ayrı dilden konuşmalar yapılır. Yük arabası sürücüleri, mavnacılar, liman ve yükleme-boşaltma işçileri iş bırakırlar. Sosyalizmin tarihi Mustafa Suphi ile başlatıldığı için 1921 yılından öncesi bu tarihte yer almaz.
Sol hareketin Osmanlı tarihine bakışı
Türkiye sol hareketinin Osmanlı tarihine, bu tarihteki isyanlara ve devrimci liderlere bakışı da sorunludur. Bu tarihteki isyanlar arasında Ermeni ve Rumların adı geçmez. Resmi tarihçilerin bile artık inkâr edemediği nüfus olarak Müslümanlardan çok daha fazla olan Hıristiyan halklar bu coğrafyada Osmanlı tarihinde sanki hiç yaşamamıştır. Bu yüzden de bu tarihten çıkarılan devrimci kişiler ya Müslüman ya da Alevi inancındandır.
Rus klasikleri, Latin Amerikalı direnişçiler ve sosyalist devrimi gerçekleştirmiş ülkelerin tarihindeki birçok detay bilinirken bu toprakların tarihi ne yazık ki bilinmez.
Bilinmeyen Rigas Anayasası
18.yüzyılın sonları Osmanlısının bir aydın ve düşünürü olan Rigas (Velesitinli Rigas ya da Ferreos Rigas) Helen ve Türk tarihçiler tarafından Helen devriminin öncüsü olarak tanımlanır. Hatta 1821 Helen devriminin ilham kaynağı olarak da adlandırılır çeşitli çevrelerce.
Onu ünlü yapan ise 1797 yılında hazırladığı devrimci anayasadır. İki bölümden oluşan bu anayasanın 35 maddelik ‘İnsan Hakları’ bölümünde
"Yasalar tüm yurttaşların katılımıyla yapılmalıdır Memurluk ancak yeteneğe göre verilmelidir; soylu oldukları için değil. Kimse yasalara aykırı olarak tutuklanamaz. İbadet ve inançlar her din için eşit şekilde özgür olmalıdır. Kölelik yasaktır. Tüm yurttaşlar kanun yapma, seçme seçilme hakkına sahiptir. Yönetim, halkın şikâyetlerini dinlemediği ve sorunu halletmediği durumda yurttaşların ayaklanması en kutsal haktır’’gibi maddelerin yanı sıra 124 maddeden oluşan ‘Anayasanın İlkeleri’ adlı ikinci bölümde şu maddeler yer alır:
“Egemen halk, din ve dil gözetmeden, Rum/Helen, Bulgar, Arnavut, Ulah, Ermeni, Türk ve başka etnik kimlikler dâhil Osmanlı’nın bütün sakinleridir.
Bir tek ferdin ezildiği yerde toplumun bütünü ezilmektedir.
Toplum mutsuz yurttaşlarına geçim araçları sağlar.
Meclis toplantıları halka açıktır." gibi ilkeler içerir.
Rigas bu anayasanın Bosna’dan Arabistan’a kadar Osmanlı topraklarında bir devrim yapılarak uygulanması için mücadele eder. 1797’de anayasa çoğaltılarak tüm Osmanlı illerinde dağıtılır.
1757 yılında Osmanlı’nın (bugün Yunanistan sınırları içinde) Teselya, Velestin köyünde dünyaya gelen ve Osmanlı vatandaşı olan Rigas bugün de, Helenler, Arnavutlar, Romenler, Bulgarlarca kendilerinden görülüp sahiplenilir. Özgür düşünceyi, monarşilere karşı cumhuriyet fikrini savunan Rigas ayrıca Avrupa karanlığına son veren Rönesans’ın öncüleri gibi özellikle eski Helen eserlerini yeniden okuyup diğer dillerdeki birçok düşünürün kitabının çevirilerini yapar. Devrimci şiirler ve marşlar yazar. Haziran 1798’de Avusturya polisi tarafından tutuklanarak yedi arkadaşı ile birlikte Osmanlı’ya teslim edilen Rigas, boğularak öldürülür ve Tuna nehrine atılır. Rigas da Rum/Helen olduğu için Türkiye sol hareketinin tarihinde ya da tarihteki devrimci kişiler içinde yer almaz.
Trabzonlu devrimci gazeteci, öğretmen Nikos Kapetanidis de Pontoslu Rum olduğu için Türkiye sol hareketinin tarihi içinde yer almayanlardan biridir. 1921 yılında Amasya Meydanı’nda idam edilen Nikos Kapetanidis Epochi gazetesiyle eğitim sorunlarını, özellikle Rumca eğitim veren yerel okulları dile getiren araştırma ve yazılar yayımlar. Rumca eğitimin Patrikhane ve dini (Hıristiyan) otoriteler tarafından kontrol edilmesine karşı çıkar. Bunların yanı sıra Pontos’ta resmi devlet görevlilerinin vahşeti ve sivillere yönelik katliamlarla ilgili yazılar yayımlar; katliamları yapanların isimlerini mevkilerini de anlatır yazılarında. Ve ne acıdır ki Nikos Kapetanidis’i gazetesine gidip onu tehdit eden Pontos Rum Soykırımı'nın eli kanlı sorumlularından Topal Osman, İpsiz Recep gibi çeteci katiller kimi sol, sosyalist çevrelerce "kurtuluş savaşı kahramanı" olarak anılır.
Sol Hareketin İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne ve Mustafa Kemal’e bakışı
Sosyalizmin tarihinin Mustafa Suphilerle başlatılmasının arkasında Osmanlı’nın aydın, devrimci hareketleri olarak görülen Jön Türkler vardır. Sol hareketin büyük çoğunluğu Fransız devriminden etkilendiklerini sık sık belirttiği Osmanlı asker ve bürokratlarından oluşan Jön Türkleri ilerici olarak değerlendirir. Bu yanıyla da Birinci ve İkinci Meşrutiyet'e 1923’te ilan edilen cumhuriyete devrimci ilerici misyonlar yüklenmesine sebep olmuştur. Ve yer yer bu geleneğin devamcısı olunduğu dile de getirilmiştir. Oysa bu tarih baştan aşağıya darbeler tarihidir.
1876: I. Meşrutiyet ve Abdülhamit’in İstibdat (Baskı) Dönemi
Abdülhamit’in tahta çıkarıldığı (V. Murat’ın tahttan indirildiği) 1876 yılında ilk Anayasa hazırlanıp, parlamento açılır. Ancak tüm yetkiler padişaha bağlı olduğu için daha ikinci oturumun ardından meclisi tatil eden Abdülhamit, 30 yıl sürecek bir mutlakiyet dönemini başlatır.
‘93 Harbi olarak da anılan 1877-1878 Osmanlı Rus Savaşı’nın ardından, Sırbistan, Karadağ, Romanya gibi eyaletlerin tam bağımsızlıklarını ilan etmesi Osmanlı’nın sonunun geldiği korkusuyla iktidarı giderek sertleştirmiştir. Artık tek korku, değişik ulus ve dinlerden tebaanın peşi sıra bağımsızlık peşinde olacağıdır. Ve tabi tüm bunların arkasında "dış düşmanların" olduğu propaganda edilir. Abdülhamit, muhbir ağı, hafiye takibi, zorunlu tayin ve sürgünler, sansür, gözaltı, tutuklama gibi yöntemlerle tüm muhalifleri sindirir.
“Güvenliğini ve toprak bütünlüğünü sağlayamayan devleti, mali açıdan bir disipline kavuşturmak için 1881 yılında Düyun-u Umumiye İdaresi kurulur. Bu kurum uzun süredir biriken dış borçların ödenmesini kurala bağlamak üzere Avrupalı devletlerin idaresi altında teşkilatlanır ve belli devlet gelirleri borçları karşılamak üzere baştan bu idareye tahsis edilir.”
Bu arada 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nın yenilgiyle sonuçlanması üzerine imzalanan Ayastefanos (Yeşilköy) Antlaşması’nın 16. maddesi ve 1878 Berlin Antlaşması’nın 61. maddesi ile Osmanlı İmparatorluğu’nun Ermeni tebaasına bir dizi söz verilir. Bu sözlerin tutulmaması Ermenilerin iktidara karşı tavırlarını sertleştirmelerine sebep olur. Bunun sonucu olarak 1887’de Cenevre’de Devrimci Hınçak Partisi (1909’dan sonra Sosyal Demokrat Hınçak) kurulur. Onu 1890’da Tiflis’te kurulan Taşnaksutyun (Ermeni Devrimci
Federasyonu) izler. (Ancak ilk Ermeni Partisi Armenakan Van’da 1885’te kurulmuştur) Ermeniler örgütlü oldukları her yerde seslerini yükseltmeye başlarlar.
Ermeni Soykırımı'nın habercisi ilk katliamlar yine bu dönem hayata geçirilir. 1894’te Sason’da, 1895’te Trabzon’dan başlayarak tüm doğu vilayetlerine, Halep ve Kilikya’ya yayılan, 1896’da ise Van, Eğin ve İstanbul’daki katliamlar, Trabzon ve İstanbul dışında Hamidiye Alayları aracılığıyla gerçekleştirilecekti. 1894-1895 arasındaki Ermeni kayıpları, Ermeni Patrikhanesi’ne göre 300 bin, Avrupalı konsolosluklara göre 100 bin ila 200 bin arasında değişiyordu.
1908: 2. Meşrutiyet
Abdülhamit’in padişahlığı ile 32 yıl süren baskı (İstibdat) döneminin ardından 23 Temmuz 1908 tarihinde ikinci kez Meşrutiyet ilan edilir. Birincisinde batılı devletlere verilen reform sözlerini geçiştirmeyi hedeflemekten başka bir içeriği olmayan Anayasa'nın ilanı ve parlamentonun açılması nasıl bir reform ve ilericilik özelliği taşımıyorsa, ikincisinin de aynı niyeti taşıdığı kısa bir zaman sonra anlaşılacaktı. Kimi çevrelerce bir burjuva demokratik devrim olarak değerlendirilecek 2. Meşrutiyet aslında çok uluslu bir imparatorluk olan Osmanlı devletinin devamını sağlamak için, Osmanlı despotizminden kurtulmak isteyen uluslara karşı bir "karşı devrim" niteliğindeydi.
“Hürriyet, Eşitlik ve Kardeşlik” kavramlarıyla Osmanlı sınırları içinde yaşayan Hıristiyan inancından ulusların temsilcileri parlamentoda yer alacak ve böylelikle bir umut ortamı yaratılacaktı ama 1909 yılında Adana’da 30 bin Ermeni’nin hayatına mal olacak katliam ile aslında değişen bir şeyin olmadığı anlaşılacaktı.
Meşrutiyet’in ilanını sağlayan güçler Jön Türkler olarak anılacaktı. Özellikle batıda eğitim görmüş Osmanlı asker bürokratlarından oluşan bu kesimlerin amacı toprak ve güç kaybı yaşayan Osmanlı’yı ayakta tutmaktı. Bunun nasıl olacağı konusunda çeşitli düşünceler olmasına rağmen belirgin düşünce Sünni Müslüman inancın ve Türk milliyetçiliğinin öncülüğünde bir siyasi önderlikle burjuva sınıflar oluşturmak ve özellikle sermayenin Müslümanlaştırılması ile bir ulus devlet olmaktı. Bu siyasi önderliği de Jön Türk hareketi içindeki bürokrat ve askerlerin kurduğu İttihat ve Terakki Cemiyeti yürütecekti.
1914 Birinci Paylaşım Savaşı
Birinci Paylaşım Savaşı 1914 yılında İtilaf Devletleri olarak adlandırılacak Fransa, Britanya İmparatorluğu, Rusya (1914-1917), İtalya (1915-1918), ABD (1917-1918), Romanya (1916-1918), Japonya, Sırbistan, Belçika, Yunanistan (1917-1918), Portekiz (1916-1918), Karadağ (1914-1916) ile İttifak Devletleri olarak adlandırılacak Alman İmparatorluğu, Avusturya Macaristan, Osmanlı İmparatorluğu, Bulgaristan (1915-1918) arasındaki iki taraftan oluşan savaştır. 1914 ile 1918 yılları arasında süren bu savaşta 70 milyon asker yer alır ve 9 milyon askerin yanı sıra 8 milyona yakın sivil de hayatını kaybeder, haritalar ve sınırlar savaşın galiplerince yeniden belirlenir.
Osmanlı ordusu bu savaşta Kafkasya, Çanakkale, Sina-Filistin, Hicaz-Yemen, Irak, İran, Galiçya ve Makedonya’da savaşır ve 325 bin askerini kaybeder. Ama istatistiklere yansıyan asıl önemli sayı ise Osmanlı’nın bu savaş sonrası kaybettiği sivil sayısıdır. Osmanlı İmparatorluğu kayıplar listesinin sivillerle ilgili başlığında 2.150.000 sivil kaybı ile ilk sırada yer alır.
Osmanlı devletinin bu savaşa dahil olmasının sebebi, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Almanların savaşı kazanacağını düşünerek son dönemde kaybedilen toprakları geri alma hayalidir. Aynı zamanda savaş sermayenin Müslümanlaştırılması projesi olan soykırım için de iyi bir zemin olacak, Ermeni ve Süryanilerin hemen hemen tamamen Rumların da kısmen imhası ile birinci etap tamamlanacaktı. (İkinci etaba 1919’da Mustafa Kemal öncülüğünde Pontoslu Rumların ve Küçük Asya Rumlarının yok edilmesi ile devam edilecekti.)
İstatistiklere Osmanlı’nın “kaybı” olarak yansıyan 2.150.000 sayının içinde 1,5 milyon Ermeni, 250 bin Süryani, 150 bin Rum’un katledilmesi de dâhildir. Yani bu kayıpların 2 milyona yakını Osmanlı’nın savaştığı herhangi bir ülkenin ordusu tarafından değil, bizzat
Osmanlı’nın kendi güçleri tarafından katledilen insanlardı.
1915 Ermeni Soykırımı
14 Temmuz 1914’te Marksist Ermeni Partisi Hınçak’ın 20 yönetici kadrosu, Dâhiliye Nazırı Talat Paşa’yı öldürmeyi planladıkları gerekçesiyle tutuklanıp ihanetle yargılanır. 15 Haziran 1915 tarihinde İstanbul-Beyazıt Meydanı’nda, Harbiye Nazırlığı önünde asılarak idam edilirler. Hınçak Partisi, İttihat ve Terakkiciler ile ortak çalışmayı reddeden tek Ermeni partisidir. 1908 sonrası silahlı mücadeleyi terk etmiş olsalar da İttihatçıların kendisi için tehlike olarak gördüğü bir siyasi yapılanmadır.
Bir diğer Ermeni örgütlenmesi olan Taşnak ise özellikle Abdülhamit’e muhalefet sürecinde Jön Türklerle ortak hareket etmiş olsa da 12 Nisan 1915 tarihinde önderlerinin büyük bir bölümü tutuklanarak hapse atılır.
24 Nisan 1915 yılında ise İstanbul’da aralarında tanınmış şairler; Daniel Varujan, Siamanto ve Rupen Sevak’ın da bulunduğu yüzlerce Ermeni aydını tutuklanır. 1915 Şubat’ında 15-55 yaş aralığında olan Ermeniler yük taşıma ve yol yapım işlerinin yapıldığı Amele Taburlarına alındılar. Bunlar aslında erkek Hıristiyanlardan oluşan zorunlu çalışma taburlarıydı. Amele Taburları’ndaki savunmasız Ermeniler, angarya iş sona erdikten sonra öldürüldüler.
Ve geriye kalan Ermeni nüfusun tehciri başladı. Tehcirler ilk önce Kilikya-Ermeni yerleşimleri Zeytun ve Dörtyol, daha sonra ise Erzurum, Trabzon, Sivas, Harput, Diyarbakır ve Bitlis’te gerçekleşti. (1915 Mart -1915 Haziran) Bağdat’taki Ermeniler Musul’a sürüldü.
Asur /Nasturi/ Keldani (Doğu Süryanileri) Soykırımı
Aynı tarihlerde gerçekleştirilen Süryani Soykırımı, Ermeni Soykırımı’nın gölgesinde kalır, araştırmacıların, tarihçilerin uzun süre ilgisini de çekmez. Sevr’e katılan Asur delegeleri, Asurlu Hıristiyanların güvenliğini sağlamak amacıyla bir Asur devleti talebinde bulunurlar. Bunun üzerine Sevr Anlaşması’na gelecekte “Asur-Keldanilerin güvenliği için” tam garanti sunması gereken bir otonom Kürdistan kurulmasını içeren 62. madde eklenir. Asur sorununa ilişkin Milletler Cemiyeti gölgesinde yürütülen 1925 yılında Kanada’ya göç ettirilmesi projesinin yanı sıra, umutsuz geri dönüş ve sınır geçme çabaları da başka katliamlara yol açar. Kurbanların sayısına ilişkin birbiriyle çelişik rakamlar olmasına karşın, Asur Keldani delegasyonunun Paris Barış Konferansı’nda verdikleri 250 bin sayısı, kurban sayısının aslında hayli önemli boyutta olduğunu göstermektedir.
Bu tarihsel gerçekler resmi tarihte ya yok sayılır ya yalanlarla çarpıtılır ya da tüm bu soykırım süreci gerekçelendirilerek meşrulaştırılır. Türkiye sol hareketinin büyük bir çoğunluğu da bu süreci resmi tarihten bağımsız değerlendirememiş ya da değerlendirmemiştir. Bu nedenle de bu soykırım sürecine bakışta inkârcı cephede yer almıştır.
Yüzyıllık cumhuriyet tarihinin kanlı sayfalarına yüzlercesi eklenecek katliamlar zincirinin önemli bir halkasını oluşturan 1918 sonrası, yedi düvele karşı verildiği iddia edilen anti emperyalist “kurtuluş savaşı" masalı ve Mustafa Kemal’e yüklenen devrimci misyon ise Türkiye sol hareketinin en önemli hatalarından birisidir. Elbette bu yazının konusundan bağımsız değildir ancak başka bir yazının konusu olarak ele alınıp yazılacaktır.
http://www.marksistteori1.org/983-tuerkiye-sol-hareketinin-soyk-r-mlara-bak-s.html




submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2019.06.04 15:28 NewsJungle Türkiye üzerinden Avrupa’ya yasadışı göç

Resmen denilen yasadışı ya da düzensiz göç, üç kıtanın kavşağında oturan Türkiye tarafında bir diken olarak kalmaktadır. Mayıs ayında ülke içinde 27.536 göçmen durduruldu. Ülke, denizde ve karada devriyeleri artırdı, ancak Orta Doğu, Afrika ve Asya'dan gelen göçmen akını durdurmak için mücadele etmeye devam ediyor;
Ya yoksulluktan ya da hüküm süren çatışmalardan kaçan binlerce kişi, her yıl Türkiye'ye yasadışı yollardan Avrupa'ya geçme şansını denemek için geliyor. Bulgaristan ve Yunanistan'ı deniz ve karada çevreleyen bu ülkede, yasadışı göçmenler olağan bir manzaradır; son yıllarda sadece sayıları ağırlaştı.
İçişleri Bakanlığı’nın sayısı, en tehlikeli yol olan 2.605’in 27.536’nın göçmen tarafından yakalandığını gösteriyor. Yasadışı göçmenler, Avrupa ülkelerine ulaşmak için Ege, Akdeniz ve Karadeniz rotalarını kullanırken, Ege, Türkiye kıyılarına yakın olan Yunan adaları ile en çok dikkat çeken yerlerden biridir.
Ege kıyılarının bulunduğu batı Türkiye'ye gitmeden önce, göçmenler Türkiye'ye doğu ve güney sınırlarından girerler. Afganistan göçmenleri, özellikle kış aylarında, İran'ın doğu sınırında bir araya geldi. Birçoğu Türkiye’yi hain araziyi geçerek Türkiye’ye soksa da, diğerleri baharda çözülen bölgede yoğun kar yağışı sonrasında geçen birkaç ay içinde bulunan yaklaşık bir düzine göçmen organında kanıtlandığı gibi donma sıcaklıklarına kapılıyor. Eğer Türkiye’yi canlı hale getirip yetkilileri atlatabiliyorlarsa, göçmenler gizlice batıdaki büyük şehirlere seyahat etmek ve çalışmak için seyahat ediyorlar, ancak çoğu Ege rotasını Yunanistan’a götürmeyi tercih ediyorlar.
Tehlikeli Ege Denizi güzergahındaki yasadışı göçmen sayısını azaltmak için, Türkiye ve Avrupa Birliği 2016 yılında bir anlaşma imzaladılar. Anlaşma Yunanistan'ın Ege adalarında tutulan göçmenleri Türkiye'ye geri göndermesini öngörüyor. Buna karşılık Türkiye, barındırdığı Suriyeli göçmenleri çeşitli Avrupa Birliği ülkelerine gönderecek. Anlaşmada ayrıca insan kaçakçıları üzerinde artan bir tıkanma ve göçmenleri önlemek için artan deniz devriyeleri görüldü ve bir süre daha sayının azaltılmasına yardımcı oldu. Yine de, bazı umutsuz göçmenler, Ege'de güvenli bir yolculuğun kalabalık, güvensiz botlarda neredeyse imkansız olduğu kışın bile rotaya devam ediyor.
GÖÇ KALDIRMA AŞINDIRICI
İnsan kaçakçıları, saf hasta göçmen sayısını arttırmada kilit bir rol oynamaktadır. Mayıs ayında operasyonlarda 561 insan kaçakçısı Türk güvenlik güçleri tarafından ele geçirildi. Kaçakçıların, bu yılın başlarında ve 2018 yılının sonlarında doğu ve batı Türkiye’de yeni bir göçmen akışını tetikleyen bir söylenti ardında olduğuna inanılıyor. Örneğin, yüzlerce Afganlı göçmen, örneğin Yeni, iyi korunan bir duvar tamamlandığında, sınır sonsuza dek kapanacaktı.
Nitekim Türkiye, Suriye ile olan güney sınırında olduğu gibi sınırda büyük bir duvar inşa ediyor, ancak uzmanlar göçmen akışının bir gecede bitmeyeceğini söylüyor. Afganistan ve Pakistan gibi Asya ülkelerinden gelen göçmenler, İran’dan yıllardır istikrarlı bir şekilde Türkiye’ye akıyor ve çok sayıda seyahat etmeye başladıkları ancak geçen yıl manşetlere girdiler. Afganistan’da sürmekte olan Taliban şiddeti ve yıllarca süren savaşlarla uğraşan ülkedeki doğal yoksulluk, yurtdışındaki Afganlar’ı gönderiyor ve Türkiye’ye gelenler genellikle aileleriyle, daha önce Avrupa’ya ulaşan ve göçmen olarak oraya yerleşen akrabalarıyla bir araya gelmek istiyor.
İnsan kaçakçılarının, Nisan ayında kuzeybatı Türkiye 'de göçmen akışını Edirne' ye akıtmak için çevrimiçi bir kampanyanın arkasında olduğuna inanılıyor. Yüzlerce yasadışı göçmen, şehirdeki güvenlik güçleri tarafından çevrimiçi söylentiler üzerinden durduruldu ve "Türkiye ile Yunanistan arasında sınır geçişinin açılması" gibi sahte haberler aldı.
Göçmen kaçakçılığı, Türkiye'nin güneyindeki komşularındaki çatışmaların daha da kötüleşmesi ve operasyonlar nedeniyle çok sınırlı bir kabiliyette olmasına rağmen, kaçakçılar faaliyet göstermeye devam ettiği için karlı bir iş olmuştur. Türkiye’den Avrupa’ya göçmen almak için 2000 dolara kadar ücret alıyorlar.
Avrupa'ya geçmeyi ümit eden göçmenlerin uyruğu değişkenlik göstermektedir, ancak Suriyeliler kaçınılmaz olarak Avrupa'ya sızmak isteyenler listesinde ilk üçe girmişlerdir. Resmi rakamlar, Afgan ve Pakistanlı göçmenlerin yasadışı göçmenlerin çoğunluğunu oluşturduğunu gösteriyor.
Ocak ve Mayıs ayları arasında 41.000'den fazla Afgan göçmeni yakalandı ve aynı dönemde 16.208 Pakistan vatandaşı daha durduruldu. Aynı dönemde toplam 9.026 göçmen yakalanmıştır. İstatistikler, bu düşüş eğiliminin devam edip edemeyeceği görülmekle birlikte, yıllara göre Avrupa'ya ulaşmak isteyenlerin sayısında radikal düşüşler olduğunu göstermektedir. Örneğin, devlet tarafından yönetilen Göç Genel Müdürlüğü'nün rakamları, 100.841 Afgan göçmeninin 2018'de durdurulduğunu gösterirken, bu sayı 2017'de 45.000'den fazlaydı. Sınırların daha iyi polisleştirilmesi veya Türkiye'nin Ege kıyılarına ulaşmak için doğu ve güneydoğu şehirlerinden seyahat eden göçmenleri yakalamak için daha fazla kontrol noktası ve operasyon.
2017'de güvenlik güçleri tarafından yakalanan Suriyeli yasa dışı göçmen sayısı 50.000'den fazlaydı ve geçen yıl 34.053'e düşerken, bu yılın ilk beş ayında sadece 9.000'in üzerine çıktı. Avrupa Birliği ile yapılan anlaşma Suriyeli göçmenlerin sayısındaki azalışta rol oynamış olabilir, ancak kısmi olmasa da düşüşe ilişkin daha iyi bir açıklama var. Bu insanlara yaşayacakları bir yer vermek, savaştan kopan Suriye'ye Türkiye'den dönen insanların sayısında kesin olarak karşılığını veriyor. İçişleri Bakanlığı rakamları, Türkiye'den Suriye'ye dönen Suriyeli mültecilerin sayısının, Suriye isyancılarının kuzey Suriye'deki terörist grupların işgal ettiği kasabaları yeniden ele geçirme amaçlı iki destekli operasyonundan sonra artan bir rakamla 330.991'e ulaştığını gösteriyor. Suriye’de iç savaş hala hiddetlense de, Türkiye sınırına daha yakın olan kuzey bölgeleri, Türkiye’ye sığınan mültecilerin geri dönüşleri için nispeten daha güvenli. Türkiye şu anda dünyanın en büyük mülteci topluluğu olan 3.6 milyondan fazla Suriyeli mülteciye ev sahipliği yapıyor.
submitted by NewsJungle to TurkishNews [link] [comments]


2019.05.23 09:53 NewsJungle AK Parti Sözcüsü Çelik, aşırı sağ gündeminin Avrupa için büyük tehlike oluşturduğunu söyledi

Aşırı sağ - ortak bir gündemi olan birleşik bir grup olarak hareket etmek - Türkiye'nin iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) sözcüsü Çarşamba günü yaptığı açıklamada, Avrupa için büyük bir tehlike oluşturuyor.
Avrupa aşırı sağ grupların gündemi Başkan Recep Tayyip Erdoğan düşmanlığı ile başlayıp İslam ve Türkiye'ye yayılır, Ömer Çelik bu hafta yapılacak olan Avrupa Parlamentosu seçimlerine atıfta bulunarak, sermaye Ankara söyledi.
Doğu Akdeniz'de sondaj süregelen gerginlikler hakkında konuşan Ankara bölgedeki tüm provokasyonlar yanıt verecektir yanı sıra Türkiye ve Kıbrıs Türk hak ve menfaatlerini korumak söyledi.
Kıbrıs 1974 askeri darbe adanın Türklere karşı şiddet ve garantör güç olarak Türkiye'nin müdahalesi izledi sonra kuzey ve güneyde bir Rum yönetiminde Kıbrıs Türk devletinin bölündü.
Adanın durumu, yıllar boyunca süren bir dizi müzakereye rağmen çözülememiştir.
İktidardaki parti yetkilisi, ABD ile İran arasında devam etmekte olan ihtilaflara da değinerek, konunun bölge için "aşırı kapasite" gerginlikleri yarattığını vurguladı.
Çelik, Yemen, Irak ve Afganistan’da devam eden gerginliği şimdiden arttırdığını vurguladı. Çelik, bunun "son derece tehlikeli" olduğunu da ekledi.
ABD Başkanı Donald Trump yönetimi, Tahran, Washington ve beş dünya gücü arasındaki 2015 İran nükleer anlaşmasından çekildikten sonra Kasım ayında İran petrol ihracatına yönelik yaptırımları reddetti.
Washington geçen ay, İran petrolünü alan ülkelere verilen feragatnamelerin sona ereceğini açıkladı.
Hareketler, Washington’un ülkenin ana gelir kaynağı olduğunu söylediğini reddeden İran petrolünün satışını durdurmak için Trump’ın "maksimum baskı" kampanyasının bir parçası.
submitted by NewsJungle to TurkishNews [link] [comments]


2019.05.07 12:36 erotikurunler Orviax - Geciktirici - Sertleştirici - Büyütücü - Performans Kapsülleri

Orviax - Geciktirici - Sertleştirici - Büyütücü - Performans Kapsülleri

https://preview.redd.it/7lqrlnu1prw21.png?width=600&format=png&auto=webp&s=1197d4298167a7681c3748bf2b0b133492320062
TELEFON & WHATSAPP İLETİŞİM VE SİPARİŞ HATTI : 0533 695 02 04

Orviax - Geciktirici - Sertleştirici - Büyütücü - Performans Kapsülleri

ORVİAX İLE ERKEN BOŞALMAYA VE SERTLEŞME SORUNUNA KESİN ÇÖZÜM !!!

Orviax ereksiyon hapı milyonlarca erkeğin gönül rahatlığıyla kullandığı bitkisel güç takviyesi, geciktirici ve sertleştirici hap
Erkekler bazen cinsel birleşme esnasında gecikme problemi yaşar veya sertleşme sıkıntısı çeker bunun bir çok nedeni var
Psikolojik olarak kendini odaklayamamak, daha önce hastalık geçirmiş olmak, penis metobolizmasının yetersiz olması gibi nedenler
- Tamamen Doğal ve Bitkisel
- Daha Uzun ve Daha Kalın
- Daha İri ve Görkemli
- % 100 Daha Sert Ereksiyon
- Arttırılmış Cinsel İlişki Süresi
- Daha Fazla Cinsel Enerji
- Daha Uzun, Daha Yoğun Orgazmlar
- Daha Kaliteli Spermler
- Daha Fazla Sperm Sayısı
- Maximum Gecikme
- Heran Hazır Vaziyette.
Gecikme veya sertleşme problemi için birçok ilaç türü bulunmaktadır ancak
bazıları bitkisel değiller ve tam olarak istediğiniz etkiyi alamazsınız
fakat orviax ile 15 - 20 dk. ya varan maksimum gecikme süresi yaşarsınız
ve hiç bir yan etkisi yoktur.
Ereksiyon bozukluğundan şikayetçi milyonlarca erkekten biri misiniz?
Her seferinde cinsel tatmine mi ihtiyacınız var?
Diğer erkek güçlendirici hapların cinsel hayatınızı yönetmesinden sıkıldınız mı?
Cevabınız evet ise yalnız değilsiniz sigara kullanımı, sağlıksız beslenme, stresli ve yorucu çalışma koşşulları ilerleyen yaşınızın etkisi ve bir çok nedenden dolayı sertleşme, erken boşalma ve gittikçe küçülen penis boyu problemi yaşayan erkekler artık partnerlerindenn utanmak veya onlara mazeretler uydurmak zorunda değil.
Hepsi Orviax sayesinde!
Cinsel Organ ve ereksiyonunuzu geliştirir.
Size daha sert ve daha sık ereksiyon sunar.
Daha yoğun orgazm yaşamanızı sağlar.
Ereksiyonlarınızın daha uzun sürmesini sağlar.
Ereksiyonun daha kolay ve daha güvenilir olmasını sağlar.
İstek, güç, mutluluk ve performansı artırır.
Genel cinsel hayatın gelişimi ve Cinsel Organ hassasiyetini arttırır.

KULLANIMI

İlişkiye girmeden 30 - 45dk Önce 1 Kapsül orviax almanız size 12 ila 24 saat etki süresi verecektir.
Tavsiye Edilen Dozaj :
Genellikle 1 bardak ılık su ile alınan 1 kapsül; ereksiyon ve sertleşmede maximum etki yaratır, cinsel istek katkat artarak penis hacminde bir miktar büyüme meydana gelir, bunun yanında erken boşalma 15 ila 20 dakika arasında önlenmiş olur. ürünün etkisi kullandıktan 20 ila 30 dk sonra başlar. Not: Tedavi amaçlı ve peniste 5 cm büyüme ve kalınlaşma için 3 kutu kullanılmalıdır tek kapsülde penis hacmindeki büyüme kalıcı değildir 24 saat sonra penis eski halini alır yani ilişki öncesinde kullanılan 1 kapsül 24 saat boyunca yaşadığınız ilişkilerde ereksiyon, sertleşme ve erken boşalmada etkisini korur.

TAMAMEN DOĞAL VE BİTKİSEL

Orviax™ formülü tamamen saf doğal içerikler kullanarak hazırlanmıştır.
Bu önemli özelliği istenmeyen yan etkiler ve RX erkek cinsel güç artırıcı ürünlerdeki sağlık risklerinden endişe etmeden Orviax’ı gönül rahatlığı ile kullanmanızı sağlar.
Orviax™ piyasadaki tüm tıbbi ürünlerden daha güvenli olup, daha hızlı ve uzun süreli etkiye sahiptir.
Eşler artık yatakta birbirlerine daha içtenlikle sarılabilir.
Bununla birlikte, Orviax™ tamamen doğal olduğundan, sipariş vermek için doktor reçetesine sahip olmanız gerekmez. Orviax™ erkeklerdeki sertleşme bozuklukları ile mücadele eden 11 benzersiz bitkisel içeriğin araştırmalarla kanıtlanmış karışımını kullanır.
Aşağıdaki bitkisel içeriklerin benzersiz bileşimine bir göz atıp ve her bir içeriğin nasıl sertleşme bozuklukları ile mücadele ettiğini ve cinsel performansınızın nasıl artırdığını görün.
Orviax™ formülü Uzak doğu, Avrupa ve Güney Amerika’da özel iklim şartlarında yetiştirilen güçlendirici afrodizyak bitkisel konsantrelerinden oluşturulmuştur.
Orviax™ tamamen bitkisel içeriği ile cinsel faaliyetleri tetikler, sertleşmeyi geliştirir ve korur ve testiste sperm üretimini artırır.
Orviax™ içerikleri bu bölgelerden sadece güçlendirici bitki yetiştiricilerinden temin edilmektedir. Ürün üstün kalite nitelikleri katan patentli proses yolu ile konsantre hale getirilmektedir.
Bu bitki özleri endüstri standartlarına kıyasla 15 kat daha fazla konsantre edilmektedir.
Patentli Orviax™ üretim projesi araştırmalarla kanıtlanmış
anlık ve uzun vadeli avantajların sağlanması için normal direncinden 17 kat daha yüksek içeriklere sahiptir.
Damiana :
Damiana, Mayalar döneminden bir Orta ve Güney Amerika’ da kullanılmakta olan bir afrodizyaktır.
Cinsel güçlendirici, sertleşme fonksiyonunu geliştirici ve orgazm güçlendirici yöntem olarak saygınlığını binlerce yıldır korumaktadır.
Damiana kullanımı üzerine yapılan klinik çalışmalar cinsel faaliyetlerde bir artış meydana geldiğini göstermiştir.
Keşiş Külahı :
Uzak Doğuda yüzyıllarca kullanıldıktan sonratıp doktorları Keşiş Külahının libido’yu yükselttiğini, sertleşme fonksiyonu geliştirdiğini, cinsel gücü yapılandırdığını ve hisleri artırdığını belirtmektedi. doğal olarak, Keşiş Külahı Cinsel gücünü ve dayanıklılığını doğal yöntemlerle serbest bırakarak işlev göstermektedir.
Afrodizyak niteliğinde Icariin adlı aktif madde içerir İcariin tıpkı Viagra’ nın yaptığı gibi PDE-5’ in vücutta kalmasına yardımcı olur.
Ashwagandha :
Ashwagandha cinsel canlılık için adaptojen ve teskin edici olarak kullanılır. Bazıları Ashwagandha’yı geleneksel Çin tıbbında ginseng kullanımı gibi ayurveda tıbbında Hint ginsengi olarak adlandırmaktadır.
Ashwagandha, bir holistik tıpta Hint sistemi olarak ayurvedada kullanılmaktadır.
Kök genel olarak adaptojenik özellikleri ile tanınmaktadır. Adaptojen vücudun direncini hissi ve fiziksel strese karşı artıran fizyolojik bir maddedir.
Ayurvedik hekimler geleneksel olarak Ashwagandha’yı rahatlamayı ve hissi dengeyi geliştirmek için kullanırlar.
Ashwagandha‘yı erkek vücudunda bir rahatlatıcı ve stres azaltıcı madde olarak işlev görmesi için Orviax™’ de kullandık. Bu şekilde ürün vücudun doğal yollardan ereksiyon sağlamasına yardımcı olur.
Avena Sativa :
Avena Sativa tehlikeli yan etkiler olmadan farmasötik ereksiyon geliştiricilere popüler doğal bir alternatif haline gelmektedir.
Avena Sativa özü kan içinde bulunan testosteron maddesini serbest bırakarak daha aktif hale getirir.
Avena Sativa hem erkek hem de kadınların daha hızlı ve etkin şekilde uyarılması için kullanılır.
Erkeklerde cinsel iktidarsızlık ve erken boşalma tedavisi için çok etkilidir. Kadınlarda cinsel isteği artırır.
Bu bitki aynı zamanda beyin ve sinir sistemi için de rahatlatıcı bileşenler içerir.
Gingko Biloba :
Ginko Biloba beyin toniği olarak bilinir ve tepki sürelerini artırıp zihin açıklığını geliştirerek kısa ve uzun vadeli hafızayı açar.
Ginkgo Biloba faydalarından ötürü bitki Alzheimer rahatsızlığı ve diğer serebral yetersizlik semptomlarına sahip olan yaşlı hastaların tedavisinde kullanılmaktadır.
Ginkgo biloba’nın diğer faydaları arasında tansiyon ve çarpıntıyı düşürmesi ve enerjiyi yeniden yapılandırılması sayılabilir.
Erkek cinsel gelişiminden önce metal ve fiziksel gerilimi ortadan kaldırması amacı ile Orviax™ ‘a Ginko Biloba kattık.
Kore Ginsengi :
Kore ginsenginin ana aktif maddeleri ginsenosidlerdir.
Bu steroid benzeri bitki kökenli kimyasallar ginsenge stres etkilerine karşı koyucu özellikler katan adaptojenik özelliklere sahiptir.
Glikositler adrenalin bezleri üzerinde çalışıp adrenal hipertrofi ve strese karşı aşırı kortikosteroid üretiminin engellenmesine yardımcı olur.
Ginsenositler beyindeki nöron vericilerinin protein sentezini ve aktivitesini artırır. Ginseng kan damarı oluşumunu tetiklerken hafıza ve algılama yeteneklerini geliştirerek beyindeki kan dolaşımını da geliştirir.
Ginseng aynı zamanda Viagra’ya benzer bir yöntemle erkek organlarındaki kan dolaşımını da geliştirir.
Ginseng aynı zamanda şeker hastalığı, migren, enfeksiyon gibi rahatsızlıklara karşı aynı zamanda radyasyon ve kemoterapiden korunma ve uykuya yardımcı olma ve iştah açıcı olarak da kullanılır.
Kore ginsengi panakstriol gibi steroidler içerir.
Sterodiler vücutta doğal olarak bulunan anabolik steroidlere de yapısal olarak belirgin şekilde benzerdir.
Bu Kore ginsengini anabolik steroidlere doğal alternatif arayan atlet ve vücut geliştirme sporcuları için ideal bir bitki haline getirir ve ayrıca doğal yollardan ereksiyon sağlamak ve libido seviyelerini artırmak isteyen erkeklere de yardımcı olur.
Maca :
Bezel sistemi destekleyen Peru Ginsengi olarak bilinir.
Bu bitki cinsel sağlığın iki fonksiyonuna yardımcı olur:
cinsel performansı ve isteği artırır ve aynı zamanda dayanıklılık ve enerji seviyesini yükseltir.
Lepidium meyenii veya maca Bolivya ve Peru’nun yüksek And Dağları’na özgü bitkisel iki yıllık (bienal) bitki veya yıllık bitkidir (bazı kaynaklarda adı çok yıllık bitki olarak da geçer).
Bitki sebze kökü ve tıbbi bitki olarak kullanılan etli hipokotili (aslında kaynaşmış hipokotil ve kazıkök) için yetiştirilir.
İspanyol ve Quechua adları arasında maca-maca, maino, ayak chichira ve ayak willku’da bulunur.
Maca, yüzyıllardır And Dağları’nda insanlar tarafından kullanılıp hasat edilmektedir.
Savaştan önce İnka savaşçıları tarafından yenmekte ve İspanyol kraliyet vergilerinin bir çeşit ödeme şekli olarak kullanılmaktaydı.
Uslan Üniversitesi Üroloji Departmanı tarafından yapılan bir çift – bilmez çalışma "sertleşme bozukluğuna karşı Maca etkinliğini" araştırmıştır.
Elde etmiş oldukları sonuç “Elimizdeki veriler kırmızı ginsengin erkek sertleşme bozukluklarının tedavisinde etkin bir alternatif olduğunu ortaya koymuştur” şeklindedir.
Maca‘ nın kilit içerik maddelerinden biri beyne ve Cinsel Organa giden kan akışını hızlandıran ve kan dolaşımı sağlayan ve sperm üreten ginsenoiddir.
Rus bilim adamları Ginseng’ in fiziksel ve mental faaliyetleri geliştirdiğini ve atletik performansı artırdığını ve cinsel bezler üzerinde olumlu etkiye sahip olduğunu bildirmişlerdir.
Cinsel iktidarsızlık ve erken boşalma ile mücadele için kullanılan Maca aynı zamanda vücudu canlandırıp enerji sağlarken kan basıncını da normalleştirir.
Muira Puama :
Aynı zamanda “iktidar ağacı” olarak da adlandırılan Muira puama Brezilya Amazonlarına özgü 15 feet (5 m) boyunda küçük bir ağaçtır. Kabuk ve kök kısımları Muira Puama’nın kullanılan ana kısımlarıdır.
Yerliler muira puama’yı iktidarsızlık, yorgunluk, nöromusküler problemler ve romatizmaya karşı kullanır. Muira Puama'nın botanik adı Ptychopetalum olacoide’tir.
Muira Puama’yı mara puama, marapuama ve marapama gibi farklı şekillerde telaffuz edilirken duyarsanız şaşırmayın.
Kökü ve kabuğu Güney Amerika’nın Rio Negro bölgesinde yerliler tarafından çok çeşitli hastalıklara karşı kullanılmaktadır ve cinsel bozukluklara karşı bitkisel tedavi olarak şöhreti epeyce artmıştır.
Saw Palmetto (Ptychopetalum) :
Saw palmetto özü Serenoa çiçeği meyvesi özüdür.
Yağ asitleri ve bitki sterolleri açısından zengin olup benin prostatik hiperplazi tedavisi konusunda umut vericidir.
Amerikan Yerlileri meyveyi besin için aynı zamanda da çeşitli üriner ve üreme sistemi sorunlarına karşı kullanmıştır.
Avrupalı koloniciler saw palmetto kullanımını öğrendiler.
Bitki zayıflık, zorlu hastalıklardan kurtulma ve üriner problemler de dahil olmak üzere birçok rahatsızlıkta en az 200 yıldan veri kaba özüt olarak kullanılmıştır. Örneğin, Editör Fizikçi H. W. Felter bitki hakkında "Saw palmetto sindirim borusu üzerinde iyi etkilere sahip sinir yatıştırıcı, balgam söktürücü ve besleyici toniktir...
Direkt etkisi doku kaybı yaşanmaya başladığında üreme organları üzerinde yoğunlaşmaktadır..." diye yazmıştır.
Serenoa çiçeği veya Sabal serrulatum olarak da bilinen Saw palmetto, genellikle benin prostatik hiperlazi (BPH) ile ilgili rahatsızlıkların tedavisinde kullanılmaktadır.
Saw palmetto’nun tıbbi içerikleri Carolinas ve Florida’ dan California’ ya kadar güney Birleşik Devletler sahil bölgelerine özgü olan Amerikan cüce palmiyelerin kısmi olarak kurutulmuş olgun meyveden alınmıştır.
BPH erkeklerde yaşlanmanın evrensel sonucudur.
Prostat bezi genişledikçe, obstrüktif ve kızartıcı semptomlara neden olabilir; yine de, prostat bezinin boyu hastaların yaşayabileceği türden değildir.
Erkek organ güçlendirme ve yaşlanma geciktirici kaliteleri için Orviax™ ‘ye Saw palmetto ekledik.
Tribulus Terrestris :
Tribulus terrestris tropik iklimlerde yetişen bir bitkidir.
Bitkinin en ilginç parçası kökünde bulunur.
Bu bitki dünya çapında çok çeşitli hastalıklar için kullanılmaktadır. Bitkisel tamamlayıcı diüretik, antiseptik, antienflamatuar ve psikolojik iyileştirici tonik olarak kullanılmaktadır.
Tribulus terrestris en belirgin avantajları cinsel bozuklukların tedavisidir.
Bitki Asya ve Bulgaristan’ da yıllardır libido ve kısırlık sorunlarının tedavisi için kullanılmıştır.
Tribulus terrestris erkeklerde libido seviyesini yapılandıran ve aynı zamanda ereksiyonu geliştiren ve süresini uzatan hormon içermeyen bir bitkidir.
Tribulus terrestris aynı zamanda sperm miktarını ve hızını artırmaktadır.
Şu şekilde başarır:
Tribulus terrestris lüteyinleyici hormon (LH) seviyelerini artırarak testosteron seviyelerini fırlatır.
LH vücuda doğal testosteron salgılaması için sinyal gönderen hormondur. Günde 750 mg tribulus terrestris alan bireyler üzerinde yapılan bir çalışma LH seviyesinin %72 arttığını göstermektedir.
Serbest testosteron %41 oranında artmıştır. Bu testosteron seviyesindeki artış Orviax™’ nin içine Tribulus Terrestris'i katmamızın nedenidir.
L-Arginin :
Bunu bilim adamları "Mucize Molekül" olarak adlandırmaktadır çünkü güçlü sağlık seviyesi geliştirici özellikleri onu şu ana kadar keşfedilmiş en güçlü amino asit yapmaktadır.
Kan basıncını düşürürken, kan dolaşımını ve erkeklerde sperm ve semen hacmini artırır.
Özellikleri 1998 Nobel Tıp Ödülü ile tanınmıştır ve o tarihten beri doğal tıpta çığır açmıştır.
L-Arginin vücuttaki nitrik oksit miktarını güvenli şekilde artırır.
Nitrik oksit Cinsel Organ içindeki kan damarlarının sulandırılmasına, kan akış hızının artırılmasına ve ereksiyonu sürdürmenize yardımcı olan damar genişlemesini (vazodilatasyon) sağlar.
Protein sentezini hızlandırır ve iyileşme, vücut geliştirme ve sperm üretiminin gelişmesine yardımcı olur.
submitted by erotikurunler to u/erotikurunler [link] [comments]


BABiL MS 21 TEMMUZ CUMARTESi Dünyanın En Tehlikeli Şehri Olduğu Söylenen Şehirde '1 GÜN ... Libya'da Darbe Yapacaklar! Doğu Akdeniz Avrupa Ordusu ve ... AP'den Doğu Avrupa'ya 'eşcinsel düşmanlığı' konusunda sert uyarı Gülen Gözler  FULL HD - YouTube YirtikPantolon - YouTube AVRUPA ÜLKESİ BELÇİKA'DAN TÜRKİYE'YE DOĞU AKDENİZ DESTEĞİ ... Avrupa'nın en tehlikeli volkanı Etna'nın üzerinde - DW Türkçe Sizleri Öldürebilecek En Tehlikeli Yiyecekler - YouTube AVRUPA'DAN DOĞU AKDENİZ KARARI - Türkiye'den İlk Açıklama ...

  1. BABiL MS 21 TEMMUZ CUMARTESi
  2. Dünyanın En Tehlikeli Şehri Olduğu Söylenen Şehirde '1 GÜN ...
  3. Libya'da Darbe Yapacaklar! Doğu Akdeniz Avrupa Ordusu ve ...
  4. AP'den Doğu Avrupa'ya 'eşcinsel düşmanlığı' konusunda sert uyarı
  5. Gülen Gözler FULL HD - YouTube
  6. YirtikPantolon - YouTube
  7. AVRUPA ÜLKESİ BELÇİKA'DAN TÜRKİYE'YE DOĞU AKDENİZ DESTEĞİ ...
  8. Avrupa'nın en tehlikeli volkanı Etna'nın üzerinde - DW Türkçe
  9. Sizleri Öldürebilecek En Tehlikeli Yiyecekler - YouTube
  10. AVRUPA'DAN DOĞU AKDENİZ KARARI - Türkiye'den İlk Açıklama ...

Yanardağlar, birçok kültürde, tanrıların yeri olarak kabul edilir. Şaşırtıcı değil; sonuçta, ateş ve kül saçıyorlar. Dünya genelinde 500'ü aktif binlerce vol... Zanka Medya Genel Yayın Yönetmeni Ferit Atay'ın SorguluYorum'da konuğu Emekli Kurmay Albay Ünal Atabay 1) Türkiye, Doğu Akdeniz konusunda Fransa Almanya İtal... Gülen Gözler - 1977 Gülen Gözler, yönetmenliğini Ertem Eğilmez'in yaptığı ve Münir Özkul, Adile Naşit, Şener Şen, Müjde Ar, Ayşen Gruda ve Itır Esen gibi isi... AVRUPA'DAN DOĞU AKDENİZ KARARI - Türkiye'den İlk Açıklama AB'nin Doğu Akdeniz kararı sonrası Türkiye'den ilk açıklama AB'de dün Doğu Akdeniz konulu görüşme g... Hello I am Oğuzhan Shaving I've been traveling the world for 3 years 1 year I traveled to more than 150 cities in 20 countries. I climbed to the peaks, stuck... Hakkari, Yüksekova'da çektiğim videonun devamı https://www.youtube.com/watch?v=xv6le8DW_tM Abone Olun http://www.youtube.com/user/mrruhicenet?sub_confirm... Doğu Avrupa'yı kontrol eden mafya, bu ücretli askere çok tehlikeli bir görev verir: Aurora isimli gizemli bir kadını Rusya'dan alıp New York'a götürme ve güçlü bir tarikata teslim ... #Yunanistan #Navtex #Libya #sondakika #haberler #gündem Belçika'da eski Başbakan Danışmanı'ndan Doğu Akdeniz konusunda Türkiye'ye destek 2 Rus askeri gemisi ... Sizleri Öldürebilecek En Tehlikeli Yiyecekler İzlediğiniz için TEŞEKKÜRLER :) ABONE OLUN https://www.youtube.com/channel/UCABb-hvHPdwqXKmz-X7BQxw?view_... http://tr.euronews.com/ Avrupa Parlamentosu artan eşcinsel düşmanlığı konusunda Litvanya, Letonya, Macaristan, Moldava, Ukrayna ve Rusya'yı çok ağır bir dill...